YENİ BİLGİ ÜRETMEDEN YÜKSEK ÖĞRENİM BAŞARILI OLUR MU?

YENİ BİLGİ ÜRETMEDEN YÜKSEK ÖĞRENİM BAŞARILI OLUR MU?

Dünyada üniversiteleri küresel ölçekte değerlendiren ve en saygın kabul edilen başlıca rating yani sıralama sistemleri; THE Times Higher Education, QS World University Rankings, ARWU Shanghai Ranking, US News Global Universities ve THE Impact Rankings olarak sayılabilir.

Bu sistemler; eğitim kalitesi, araştırma gücü, atıf etkisi, uluslararasılaşma, sanayiyle iş birliği ve toplumsal etki gibi ölçütler üzerinden üniversitelerin bilgi üretim kapasitelerini değerlendiriyorlar.

Times Higher Education, World University Rankings 2026 sonuçlarına göre, 2191 üniversite arasında 109 Türk üniversitesi yer aldı. İlk 500’de 4, ilk 1000’de 15 üniversitemiz bulunuyor. Bunlar güzel sonuçlar, rakamlar tabii ki önemlidir. Dereceye giren tüm üniversitelerimizi de, hocalarımızı da kutlarım.  

(https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/latest/world-ranking).

Bilginin üretildiği yer, bilimin dünyayla konuşma biçimi, araştırmanın küresel dolaşıma girip girmediği artık yerel değil, küresel bir rekabet alanıdır. Ama daha önemlisi üniversite, sadece öğrenci yetiştiren değil; ülkenin düşünmek kapasitesini büyüten bir ekosistemdir. Bugün ilk 500’de olan üniversitelerimiz kadar, ilk 1000’de olanlar hatta henüz listelerde olmayan ama potansiyeli olanlar da “Biz yeni bilgi üretiyor muyuz, yoksa üretilen bilgiyi tekrar mı ediyoruz?” sorusuna muhataptır. 

Üniversite, yalnızca diploma veren bir yapı değildir. Üniversite; bir ülkenin düşünmek cesareti, sorgulamak kültürü ve geleceğe yönelik umududur. Bu nedenle bilim ekosistemini yalnızca sıralamalar üzerinden değil, bilime yapılan uzun vadeli yatırımlar üzerinden okumak gerekir.

Yani üniversite sıralamaları bize sadece kaçıncı sırada olduğumuzu değil, aynı zamanda “Gerçekten yeni bilgi üretiliyor ve üretilen bilgi dünyada karşılık buluyor mu? Bilim, toplum ve sanayi ile temas halinde mi?” sorularının cevaplarını verir.

Sanayinin, girişimciliğin ve üniversitenin aynı dili konuşamadığı ülkelerde ne inovasyon kalıcı olur ne de kalkınma sürdürülebilir. Geleceği garanti olan ülkeler, üniversiteleri dünya bilgi sistemine katkı sunan, dünya sorunlarını çözmek için uğraşan ülkelerdir.

SABRİ ÜLKER GIDA ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ VAKFI olarak biz elimizi taşın altına koyuyoruz. Beslenme, metabolik sağlık ve yaşam kalitesi alanlarında yürüttüğümüz uluslararası araştırmalar, desteklediğimiz genç bilim insanları ve verdiğimiz bilimsel araştırma ödülleri ile bilginin yerel sınırları aşarak küresel bilime katkı sunmasını önemsiyoruz. Çünkü kalıcı değer; bilim, toplum ve sanayi ile birlikte insan hayatına dokunan bilgi üretmekle oluşur.

Yazıma Avustralya kıtasından iki örnekle devam ediyorum…

Toplum Yararına Liderlik Ama Müdahale Nereye Kadar!

Bir zamanlar pladis Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. John Pollaers, Avusturalya nişanı sahibi (OAM; Order of Australia Medal), Avustralya’da iş dünyası, akademi ve kamu yönetiminin çok etkili isimlerden biri, Swinburne Teknoloji Üniversitesi’nin rektörüdür, kar odaklı olmayan kamu kuruluşlarında da birçok görevler almış ve halen aktiftir. Öncesinde Pasific Brands, Foster’s Group, Diageo gibi dev şirketlerde üst düzey yöneticilik yapmıştır.

Pollaers bana gönderdiği mesajında ailecek Türkiye’yi ziyaret edeceği zamanı bildirirken, gazeteci, yazar ve düşünce liderlerinin yazılarını abonelerine gönderen Substack’ta liderlik üzerine yayınlanmış iki makalesini eklemiş ve görüşlerimi istemişti. (https://substack.com/home/post/p-184273291; https://substack.com/home/post/p-184108159).

11 Ekim 2020’de blogumda “Post-Korona Ekonomisi: Simit! Yani Doughnut Economics” isimli yazımı paylaşmıştım.(https://muratulker.com/post-korona-ekonomisi-simit-doughnut-economics/). Pollaers’in makalesinin kapsamı büyük resimde Donut Ekonomisi’ne dayanıyor, ama konuyu öteleyip toplum yararına liderlikle birleştiriyor. Sizinle paylaşmak istememin nedeni de hem konuyu bugüne getirmek hem de 2020’deki yazımın sonunda savunduğum düşünceleri hatırlamak…

Önce J. Pollaers dostumuzun yazdıklarına bir bakalım.

Leadership for the Greater Good yani Toplum Yararına Liderlik makalesinde modern dünyadaki liderlik krizini teknik bir yetersizlikten ziyade bir zihinsel model hatası olarak ele alıyor. Diyor ki paradigma değişti, 20. yüzyılın liderlik anlayışının sonuna gelindi.  Bu liderlik anlayışı dünyayı değer yaratan ekonomi, değeri paylaşan ve süreçte meydana gelen atıkları emen doğa olarak üç kutba ayırıyordu.

Yazar Paylaşılan Sistemler yani Shared Systems çağında olduğumuzu belirtiyor. Bu yeni sistemde bir alandaki karar mesela ekonomik büyüme, diğer alanlarda sosyal huzursuzluk veya ekolojik yıkım doğurabiliyor; çoğu zaman da bunun geri dönüşü olamıyor. Pollaers’a göre liderlerin hatası, sistemler arası bu sınırlar kalkmış olmasına rağmen hala eski ayrık yönetim ya da yönetişim modellerini kullanıyor olmaları.

  1. Pollaers yeni çağ liderlerinin şu üç konuyu anlamaları gerektiğini söylüyor. İlki limitlerin gerçek oluşu yani artık kaynaklar artık teorik bir kapasiteye değil, somut bir tükeniş noktasına sahip. İkincisi bileşik etki yani eylemler doğrusal ilerlemez, birbirini besleyerek katlanır. Üçüncüsü dışsallığın yokluğu yani dışsal maliyet, externality kavramı bir yanılsamadır. Sistemin dışı diye bir yer yoktur; havaya salınan karbon, toplumdan dışlanan birey eninde sonunda sisteme maliyet olarak geri döner.
  2. Pollaers, günümüz liderlerinin karmaşıklığa karşı daha fazla veri ve daha çok raporlama ile karşılık verdiğini, ancak bunun sadece ters yolda daha hızlı gitmek olduğunu savunuyor. Yazara göre veri her zaman geçmişi gösterir ve gecikmelidir. Gerçek liderlik, verinin ötesine geçip uzun vadeli sistem kararlılığı için etik ve stratejik değerlendirme yapmayı gerektirir.
  3. Pollaers’ın en özgün düşüncelerinden biri arz talep ilişkisi; geleneksel liderler talebi mesela müşteri isteği, enerji ihtiyacı vb. gibi doğal ve karşılanması zorunlu olarak görürler. Pollaers ise liderlerin talebi meşrulaştırma veya reddetme gücüne odaklanıyor. Liderin görevi sadece daha fazla arz değil, hangi taleplerin sistemin hayrına olduğunu sorgulamaktır, diyor.

Örnek olarak enerji, konut ve sağlık sektörlerini veriyor. Liderler, sistemi çökerten aşırı veya verimsiz talebi şekillendirmekle sorumludur. Bu teknik bir çıktı değil, ahlaki bir seçim olacaktır.

Zihinlerde düşünceler dille oluşur diyerek bize Wittgenstein’ın ünlü “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözünü hatırlatan Pollaers, liderlerin terminolojilerini değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Sürdürülebilirlik sadece bir departmanın işi olmamalı bunun yerine, bu kavramın temel yönetişim sorumluluğu yani governance olarak merkeze alınması gerekir. Liderlik sadece varlıkları veya metrikleri yönetmek değil, insanları bir amaç etrafında yönetmektir, diyor Pollaers.

Toplum yararına liderlik, performanstan veya rekabetçilikten vazgeçmek anlamına gelmez. Ama J. Pollaers şunları dile getiriyor: 

  • Yoğunlaşmış fayda genellikle yaygın zarar üretir.
  • Kısa vadeli başarı, uzun vadeli meşruiyeti sarsabilir.
  • Zor kararlardan kaçınmak da bir karardır ve bedeli genellikle başkaları tarafından ödenir.
  • Liderler güveni etkileriyle orantılı olarak ölçülü, ileri görüşlü ve dengeli davranarak kazanırlar.

Pollaers, liderin karar alırken kendine sorması gerekenleri de sıralamayı ihmal etmiyor:

  • Bu kararınız tüm dünyada uygulansa dünya yaşanabilir bir yer olmaya devam eder mi?
  • Bugün kim fayda görüyor, faturayı gelecekte kim ödeyecek?
  • Biz sistemin içinde hapsolmuş birer yönetici miyiz, yoksa sistemi geleceğe taşıyan rehberler miyiz?

Önümüzdeki on yıl, Pollaers’a göre bir seçim ve adaptasyon dönemi olacak. Toplum yararına liderlik, romantik bir idealizm değil sistemin çökmesini engellemek için rasyonel, pratik ve zorunlu bir yönetim biçimidir. Liderin asıl görevi, sistemi sömürmek değil, sistemin performans göstermeye devam edebileceği koşulları korumaktır.

Sorumluluk Sahibi (Emanetçi) Yönetişim

John Pollaers, Paylaşılan Bir Sistem Olarak Dünya: Kaynak Yönetiminden Sorumluluk Sahibi Yönetişime yani OAMEarth as a Shared System: From Resource Management to Stewardship Governance başlıklı ikinci makalesinde ise bu yeni paylaşımlı sistemi daha detaylı açıklıyor.

Pollaers’e göre iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kaynak tükenmesi gibi sorunlar ayrı ayrı problemler değil, tek bir temel hatanın sonucudur. Dünya sınırlı ve paylaşılan bir sistem olarak görülmezse olacağı budur. Oysa ekonomi toplumun, toplum ise Dünya’nın bir alt sistemidir.

Liderliğin zihniyeti üç temel alanda değişmeli:

  • Doğa ondan faydalanılacak bir şey olarak görülmemeli, korunması gereken ortak miras olarak görülmeli.
  • Sistemin yaşanabilirliği ve dayanıklılığı korunmalı.
  • Kaynakları sınırlı bir sistemde taleplerin meşruluğu sorgulanmalı.

Pollaers, astronotların uzaydan dünyaya baktıklarında aynel yakin yaşadıkları, sınırların olmadığı, kırılgan ve tek parça bir dünya algısının, yönetişim modellerine entegre edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu siyasi sınırların ötesinde bir sorumluluk duygusu getirir.

Yazar, her tüketim talebinin karşılanmak zorunda olmadığını, bilakis hızla geçen moda veya tek kullanımlık ürünler gibi sahte talepler yerine, refahı ve sistem dayanıklılığını artıran, gerçekten faydalı taleplere odaklanılmalıdır, diyor.

Döngüsel ekonomiyi, sadece geri dönüşüm değil, zararı en baştan tasarımla yok etmek olarak öneriyor.

Pollaers yaklaşımının teorik olmadığını, halihazırda uygulanan somut örneklerle desteklendiğini de belirtiyor. Mesela Fransa’da tamir edilebilirlik endeksi’, Yeni Zelanda’da Refah bütçesi, Japonya’da En İyi Koşan programı, Singapur’da araç sahipliği sistemi, Avrupa Birliği’nde yavaş ilerleyen ama çok etkili uygulamaları, Galler’de Gelecek Nesiller Yasası, Kosta Rika’da Ekosistem Hizmeti Ödemeleri, Avustralya’da ticari bina sistemi uygulamaları ve Amsterdam’da yukarıda sözünü ettiğim Donut Ekonomisi …

Tamir Edilebilirlik Endeksi yani Indice de Réparabilité, bir elektronik cihazın veya ürünün arızalandığında ne kadar kolay onarılabileceğini gösteren bir derecelendirme sistemi. Bu kavramın temel amacı, planlı eskitme ile mücadele etmek, atıkları azaltmak ve tüketicileri daha uzun ömürlü ürünler almaya teşvik etmek. Bu sistemde ürünler genellikle 1 ile 10 arasında bir puan alıyor. Puan ne kadar yüksekse, cihaz o kadar kolay tamir edilebilir demek. Puanlama yapılırken birçok kriter baz alınıyor.

Bu endeksin önemi tüketicinin bilinçlenmesini sağlamasında, mesela bir telefon alırken sadece kamerasını değil, bozulduğunda çöpe gidip gitmeyeceğini de değerlendirmemizi sağlıyor. Aynı zamanda daha fazla tamir, daha az elektronik atık ve daha az karbon ayak izi demek. Diğer yandan yeni bir cihaz almak yerine uygun fiyata tamir etmek kullanıcı için tasarruflu.

Refah Bütçesi ise bir devletin ekonomik başarısını sadece Gayrisafi Yurt İçi Hasıla gibi finansal verilerle değil; halkın yaşam kalitesi, sağlığı, çevresel sürdürülebilirlik ve sosyal eşitlik gibi kriterlerle ölçtüğü bu bütçe modeli Yeni Zelanda’da 2019 yılında Jacinda Ardern hükümeti tarafından başlatılırken dört alanda öncelikler belirlenmiş. Ruh Sağlığı: Akıl sağlığı hizmetlerine ve intiharı önleme çalışmalarına devasa bütçeler ayrılmış. Çocuk Refahı: Çocuk yoksulluğunun azaltılması ve aile içi şiddetle mücadele bütçeye dahil edilmiş. Düşük Karbon Ekonomisi: İklim değişikliğiyle mücadele için bilimsel araştırmalara yatırım yapılması. Dijital Dönüşüm: Teknolojinin halkın refahı için kullanılması.

Bu yaklaşım, bütçenin insanların hayatını ne kadar iyileştirebildiği sorusuna odaklanıyor.

Bu bütçe modeli, geleneksel bütçelerden çocuk yoksulluğu, ruh sağlığı, hava kalitesi ve konut standartları gibi göstergelerin bütçenin başarı kriteri olarak kabul edilmesi, iklim krizi, doğal kaynakların korunması gibi gelecek nesillerin ihtiyaçlarını merkeze koyması ve ortak hedefler için birçok bakanlığın birlikte çalışması gibi noktalarda ayrılıyor.

Gelecek Nesiller Yasası’nın en gelişmiş örneği ise 2015 Galler Gelecek Nesillerin Refahı Yasası. Bugünkü kararların torunlarımızın hayatını nasıl etkileyeceğini yasal bir zorunluluk haline getiren öncü bir mevzuat.

Bu yasa, siyasetin genelde “bir sonraki seçime kadar” olan kısa vadeli bakış açısını kırıp, uzun vadeli (25-50 yıllık) bir perspektif getirmeyi hedefliyor. Yasa, kamu kurumlarına (belediyeler, sağlık kurulları, hükümet organları vb.) şu soruyu sormayı zorunlu kılıyor: “Bugün aldığımız bu karar (yol yapımı, enerji politikası, eğitim sistemi), 50 yıl sonra yaşayan insanların refahını tehlikeye atıyor mu?”.

Yasa sadece çevreyle sınırlı değil. Kamu kurumlarının şu 7 hedefe katkı sağlaması gerekiyor: Refah düzeyi yüksek bir toplum: Düşük karbonlu, sürdürülebilir bir ekonomi. Dayanıklı bir toplum: Biyoçeşitliliği koruyan ve iklim değişikliğine uyumlu. Daha sağlıklı bir toplum: Fiziksel ve ruhsal sağlığın korunması. Eşitlikçi bir toplum: Herkesin potansiyelini gerçekleştirebildiği bir ortam. Bağlı topluluklar: Güvenli ve iyi hizmet alan mahalleler. Kültür ve dilin korunduğu bir toplum: Sanatın ve yerel mirasın teşviki. Küresel sorumluluk sahibi bir toplum: Dünya genelindeki iyiliğe katkı sağlamak.

Bu yasa ile dünyada bir ilk olarak Gelecek Nesiller Komiseri makamı oluşturulmuş. Bu kişinin görevi, gelecek nesillerin haklarını savunmak ve hükümetin bu hedeflere uyup uymadığını denetlemek olarak belirlenmiş. Yani bu mevki henüz doğmamış insanların devlet nezdindeki avukatı gibi.

Singapur’un araç sahipliği üzerindeki kontrolü, makalede bahsedilen dünyayı sınırlı bir sistem olarak görmek felsefesinin kentsel ölçekteki bir izdüşümü. Singapur, bu durumu sadece bir trafik sorunu olarak değil, alanın ve hava kalitesinin birer sınırlı ortak kaynak olduğu gerçeğinden hareketle yönetiyor. Hak Sahipliği Sertifikası, Elektronik Yol Ücretlendirmesi, Sıfır Artış Politikası sistemin temel taşları

Avrupa Birliğinde Eko-tasarım regülasyonlarını kullanarak piyasadaki ürünlerin sadece nasıl göründüğünü veya çalıştığını değil, nasıl öleceğini ve nasıl yeniden doğacağını da dikkate alan bir standartlar seti getirdi.

Makalede bahsedilen tasarım standartları aracılığıyla piyasayı şekillendirme kavramı, AB’nin Döngüsel Ekonomi Eylem Planı kapsamında yürüttüğü şu somut politikalara dayanıyor: Sürdürülebilir Ürünler İçin Eko Tasarım Yönetmeliği, Dijital Ürün Pasaportu, Onarım Hakkı, Tek Tip Şarj Cihazı (USB-C)…

Kosta Rika’nın Ekosistem Hizmetleri Ödemeleri sisteminin temel mantığında ekosistemin ücretinin kullananlar tarafından ödenmesi var.  Bir orman sadece ağaç topluluğu değildir; su üretir, karbon depolar, toprağı korur ve biyolojik çeşitliliği barındırır. Eğer bu “hizmetler” durursa, ekonomi çöker. Öyleyse, bu hizmetleri sağlayanlara (toprak sahiplerine) bunun karşılığı ödenmelidir. Kosta Rika yasaları, ormanların sunduğu dört temel hizmeti yasal olarak tanımlar ve bunları “satın alınabilir” hizmetler olarak kabul eder: Sera gazlarıyla iklim kontrolü. Tarım, içme suyu ve hidroelektrik santraller için suyun temizlenmesi ve akışının düzenlenmesi.  Bilimsel ve ilaç araştırmaları ile ekoturizm için genetik mirasın korunması. Turizm sektörü için gerekli olan estetik değer.

Bu sistem yardım parasıyla değil, doğrudan doğayı kullananların ödediği vergilerle döner. Ülkedeki fosil yakıt satışlarından alınan %3,5’lik bir vergi doğrudan bu fona aktarılır. Su kullanan şirketler ve haneler, suyun kaynağındaki ormanların korunması için küçük bir ekosistem ücreti öder. Örneğin, bir hidroelektrik barajı, nehrin yukarısındaki orman sahiplerine ödeme yapar; çünkü orman kesilirse nehir çamurla dolar ve barajın türbinleri bozulur. Çiftçilere veya arazi sahiplerine, ormanlarını kesip tarla yapmak yerine, ormanı korumaları için nakit ödeme yapılır. Eskiden orman, tarım için bir engel olarak görülürken; bu sistemle birlikte orman, sahibine düzenli “kira” getiren bir altyapı varlığına dönüşür.

Kosta Rica sistemi diyor ki eğer doğaya zarar verirseniz, yerine yapay ve çok daha pahalı arıtma tesisleri, setler, soğutma sistemleri vb. kurmak zorunda kalırsınız. Kosta Rika, 1980’lerde %20’lere kadar düşen orman varlığını bugün tekrar %50’nin üzerine çıkarmayı başarmış.

Japonya’nın Top Runner yani En İyi Koşucu programı, dünyadaki en zeki enerji verimliliği modellerinden biri olarak kabul ediliyor. Geleneksel sistemlerde hükümetler kalite için bir alt sınır belirler ve bunun altındaki ürünlerin satışını yasaklar. Japonya ise bunun yerine en iyiyi kural haline getiren dinamik bir sistem kullanıyor. Hükümet belirli bir ürün grubunu (örneğin klimalar, buzdolapları veya otomobiller) incelemeye alır. O an piyasadaki en verimli ürün yani Top Runner, gelecekteki standart olarak belirlenir. Diğer tüm üreticilere, belirli bir süre içinde kendi ürünlerini bu seviyeye veya üzerine çıkarmaları hedefi verilir. Japonya bu sistemi kaba yasaklarla değil, sosyal ve ticari baskıyla yönetiyor. Ürünlerin üzerinde hedefe ne kadar yaklaşıldığını gösteren renkli etiketler bulunur. Tüketiciler bilinçli olarak “Top Runner” hedefini tutturmuş ürünleri seçiyor. Hedefleri tutturamayan şirketler kamuoyuna açıklanır (naming and shaming). Japon iş kültüründe bu, çok ağır bir yaptırımdır ve şirketlerin inovasyon yapmasını sağlar.

Bu program sayesinde Japonya, 1990’lardan bu yana birçok elektronik eşyada ve araçta enerji tüketimini %50 ile %80 arasında azaltmayı başarmıştır. Üstelik bunu, piyasa rekabetini öldürmeden, aksine rekabeti “kim daha az kaynak harcayacak” yarışına dönüştürerek yapmıştır.

Türkiye’de de A’dan G’ye kadar giden renkli enerji etiketleri var.  Bu Avrupa Birliği ile uyumlu bir sistemdir. Ancak makalede bahsedilen Japonya’nın “Top Runner” sistemiyle Türkiye ve AB’deki sistem arasında temel bir mantık farkı var. Türkiye’de devlet der ki; “Eğer bir buzdolabı yapacaksan, verimliliği en az şu seviyede olmalı, yoksa piyasaya sokamazsın. Tüketiciye bilgi vermek için ürünler sınıflara ayrılır. Mevcut dünyada uzmanlar toplanır ve standardımız şu olsun, derler. Standartlar genellikle birkaç yılda bir, bürokratik süreçlerle güncellenir. Japonya’da hükümet piyasaya bakar, o anın en iyi buzdolabını X markası yapmış, yeni standardımız X markası seviyesidir, der. Yani çıtayı uzmanlar ya da bürokratlar değil, piyasadaki en ileri teknoloji belirler.

Türkiye’de A sınıfı sistemi çok başarılı çalışıyor. Hatta Türkiye, beyaz eşya üretiminde bir dünya devi olduğu için, fabrikalarımız bu standartlara çok hızlı uyum sağlıyor.

Birleşik Krallık’ta yavaş ama etkili uygulamalar var. Birleşik Krallık’ta büyük yasaklardan ziyade, günlük yaşamın akışını ve ürünlerin tasarım standartlarını değiştirerek davranışları ve talebi kendiliğinden dönüştürmeye çalışılıyor.

Tekstil Ürünleri için Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu: İngiltere, fast fashion akımının yarattığı devasa atık sorunuyla mücadele etmek için üreticileri, ürünün satışı bittikten sonraki süreçten de sorumlu tutmaya başladı. Kıyafetlerin daha uzun ömürlü olması ve geri dönüşümünün kolaylaştırılması için belirli tekstil standartları getirildi.

Rölantide Çalışan Motorlar Yasağı: Birçok İngiliz yerel yönetimi, araçların durur vaziyette motorlarını çalışır halde bırakmalarını (rölanti) önlemek için ciddi adımlar attı. Okul önleri ve hastane çevreleri gibi hassas bölgelerde motoru kapatmamak para cezasına tabi. Bu uygulama, sürücülerde araba çalışırken hava kirliliği üretir bilincini yerleştirerek, motoru açık bırakmak alışkanlığını ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Akıllı Cihazlar ve Güvenlik Standartları Yasası: Birleşik Krallık, dünyada bir ilk olan Ürün Güvenliği ve Telekomünikasyon Altyapısı (PSTI) yasasını hayata geçirdi. Üreticiler, cihazın ne kadar süre boyunca güvenlik güncellemesi alacağını tüketiciye bildirmek zorunda ve bu tüketicinin sürekli yeni cihaz almak döngüsünü yavaşlatıyor.

Işık Kirliliği: İngiltere, ışık kirliliğini sadece estetik bir sorun değil, biyoçeşitlilik ve enerji kaybı olarak ele alan düzenlemeler getirdi. Yeni yapılaşmalarda dış aydınlatmaların gökyüzüne değil, sadece ihtiyaç duyulan yere doğru odaklanması zorunlu tutuluyor. Birçok belediye, gece yarısından sonra sokak aydınlatmalarını sensörlü hale getirerek veya kısarak gereksiz ışık talebini önlüyor.

Makalede vurgulanan zorlamadan talebi yeniden şekillendirmek işte budur. Zorlamak değil, tasarlamak, mesela insanlara ışığı açma demek yerine, ışığın sadece gerektiği kadar yanmasını sağlayan bir sistem kurmak. Tüketiciden çevreci olmasını beklemek yerine, piyasaya sadece çevreci ürünlerin girmesine izin vermek.

Avustralya’nın ticari bina sektöründeki başarısı, NABERS National Australian Built Environment Rating System ve Green Star gibi sistemlere dayanıyor. Bu modelin müdahaleci olmadan piyasayı dönüştürmesinin sırrı, şeffaflık ve veri kullanarak mülk sahiplerini bir verimlilik yarışına sokmasıdır.

NABERS, bir binanın gerçek enerji performansını 1 ile 6 yıldız arasında derecelendiren bir sistemdir. 1.000 metrekareden büyük bir ofis alanını satmak veya kiralamak istiyorsanız, binanın enerji verimlilik puanını (yıldız sayısını) ilanlarda açıkça belirtmek zorundasınız. Kiracılar ve yatırımcılar, düşük yıldızlı binaların işletme maliyetlerinin yüksek olacağını ve gelecekte atıl varlık haline geleceğini bildikleri için yüksek puanlı binalara yönelirler.

Geleneksel kurallar, binayı şu malzemeden yapmalısın der. Avustralya modeli ise binayı nasıl yaparsan yap ama yılda şu kadar enerjiden fazlasını tüketmemelisin diyor. Bu yaklaşım, mimar ve mühendisleri kısıtlamak yerine onları inovasyona zorluyor. Doğal havalandırma ve akıllı cephe sistemleri, güneş enerjisi entegrasyonu, zorunlu değil, 6 yıldız alıp binanın değerini artırmanın bir yolu…

Devlet verimlilik puanını finansal bir değere dönüştürüyor. 5-6 yıldızlı binalar, düşük puanlı binalara göre daha yüksek kira getirisi sağlar ve daha hızlı kiracı bulur. Bankalar, yüksek enerji performansına sahip binaların inşası için daha düşük faizli krediler sunar.

Avustralya, bu yöntemle ticari binalardan kaynaklanan karbon emisyonlarını radikal bir şekilde düşürmüş, inşaat sektörünü de teknolojik olarak dünyanın en ileri noktalarından birine taşımış.

Üzerine yazı yazdığım Donut Ekonomisi ise İngiliz ekonomist Kate Raworth tarafından geliştirilen, 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre tasarlanmış yeni bir ekonomik model. Geleneksel ekonomi sadece “sürekli büyümeyi” (GSYİH artışı) hedeflerken, Donut modeli ekonominin asıl amacının “hiç kimseyi geride bırakmadan, gezegenin sınırları içinde yaşamak” olması gerektiğini savunuyor.

Bu model görsel olarak bir simide (donut) benzer ve iki ana sınırdan oluşur:

  1. İç Halkalar, Sosyal Temel: Donut’ın ortasındaki boşluk, insanların hayatta kalması ve onurlu bir yaşam sürmesi için gereken gıda, su, sağlık, eğitim, barınma, enerji, cinsiyet eşitliği gibi temel ihtiyaçları temsil eder.
  2. Dış Halkalar, Ekolojik Tavan: Donut’ın dış sınırı, iklim değişikliği, okyanus asitlenmesi, kimyasal kirlilik, biyoçeşitlilik kaybı gibi dünyanın ekolojik limitlerini temsil eder. Eğer üretimi ve tüketimi bu sınırın ötesine taşırsak, gezegene geri dönülemez zararlar veririz.

Güvenli ve Adil Alan: Donut’ın “hamur” kısmı, yani bu iki halka arasında kalan yeşil alan, insanlığın hem refah içinde yaşadığı hem de doğayı yok etmediği ideal denge bölgesidir.

Donut Ekonomisinin 5 Temel İlkesi var:

Büyüme Odaklılıktan Refah Odaklılığa: “Ekonomimiz bu çeyrekte ne kadar büyüdü?” yerine “İnsanlar ve doğa ne kadar sağlıklı?” sorusuna odaklanılması önemli.

Döngüsel Tasarım: “Kullan, At” modelinden vazgeçip, kaynakların sürekli geri dönüştürüldüğü bir sistem kurmayı hedefliyor.

Adil Dağılım: Zenginliğin sadece tepede toplanması yerine, sistemin başından itibaren gelirin ve fırsatların adil dağıtılmasını sağlıyor.

Dinamik Denge: Ekonomi durağan değildir; sürekli değişen ekolojik ve sosyal verilere göre kendini dengeleyen bir canlı organizma gibi yönetilir.

Amsterdam, Kopenhag ve Brüksel gibi şehirlerin resmi kalkınma stratejilerini “Donut” modeline göre planladıkları söyleniyor.

  1. Pollaers makalesinde şöyle devam ediyor: Liberal demokrasiler şeffaflık, katılım, hak temelli korumalar ve hesap verebilirlik ile çevrenin korunması ve kamu yararı sonuçları için yollar oluşturur. Ampirik olarak demokrasiler hava kalitesi, halk sağlığı ve çevre düzenlemeleri konusunda daha iyi performans göstermek eğilimindedir. Ancak yapısal gerilimlerle de karşı karşıyadırlar: Kısa seçim döngüleri uzun vadeli riskler yerine aciliyeti kayırır; büyümeye dayalı ekonomik varsayımlar derinlemesine yerleşmiştir, güçlü mülkiyet hakları sorunların yönetimini karmaşıklaştırır ve ulusal kararlar, global müştereklerle uyuşmayabilir.

Bazı liberal demokrasilerin son dönemdeki gerilimleri yoğunlaşmış kurumsal güç, dezenformasyon ve kısa vadeli siyasi teşvikler ile normalde sağlam sistemlerin uzun vadeli ortak riskler konusunda harekete geçmek kapasitesini zayıflatabiliyor. Liderler uzun vadeli sistem bütünlüğünü ve ortak etkiyi demokratik meşruiyetin pazarlık edilemez koşulları olarak görmeye istekli olurlarsa bu dinamikler aşılamaz değildir.

Liberal olmayan yönetişim sistemleri farklıdır. Merkezi otorite yenilenebilir enerji, emisyon kontrolü ve ekosistem restorasyonu gibi acil ve koordinasyonun kritik olduğu alanlarda uzun vadeli planlamak, hızlı uygulamak ve büyük ölçekli icraata olanak sağlayabilir. Ancak bu sistemler büyük ölçüde çıktı meşruiyetine dayanır ve şeffaflık, uyum sağlamak, haklar ve kamu rızasının sürekliliği konusunda zorluklarla karşılaşırlar.

Diğer yaklaşımlar ise yönetişimin yerele daha yakın başlamasını vurgular. Paylaşılan kaynakları “müşterekler” olarak ele alan ve yerel toplulukları, hükümetleri, kurumları birbirine bağlayan bu modeller; genellikle güçlü bir uyum, sürekli öğrenmek ve zaman içinde dayanıklılık sağlar.

Bu mantık bazen çok merkezli yönetişim olarak tanımlanır. Bazı yaklaşımlar bunu karar süreçlerinde ekosistemin ve gelecek nesillerin çıkarlarını gözetmekte kullanırlar.

Bütün bunların bize gösterdiği bir modelin diğerlerinin yerini alması gerektiği değil, hiçbir modelin tek başına yeterli olmadığıdır.

Sonuç olarak: “Liderler, çevre ile ekonomi arasında değil sistemin çöküşünü yönetmek ile tek yaşam destek sistemimiz olan dünyanın sorumluluğunu bilinçli olarak almak arasında seçim zorunda kaldılar. Kurumlar ve liderleri, artık doğayı sömürülecek bir kaynak olarak değil, varlığımızın bağlı olduğu ve titizlikle yönetilmesi gereken ortak bir sistem olarak görmeliler”.

Donut ekonomisi yazımda şöyle bir uyarıda bulunmuştum:

“Donut Ekonomisi kitabının yazarı Raworth bahsettiği iktisat düzeni karşısındaki zorlukların farkında. Ancak yine de insanlığın son raddede yenilenebilir kaynakları kullanarak paylaşımcı bir şekilde hareket edebileceğine ve nihai amaç olarak kendisinden sonraki kuşaklara da temiz bir dünya bırakmayı isteyeceklerine inanıyor. Raworth’un yaklaşımı ister istemez Marx’ın kapitalizmin ilkelerini değiştirmeyi akla getirmeden sürekli insan ve hayvan haklarını savunanlara, gazetecilere, köşe yazarlarına karşı olan yaklaşımını akla getiriyor. Marx bildiğiniz üzere bu şekilde sistem eleştirisi yapanların burjuva sosyalizmi istediklerini söyleyerek alay etmektedir.

Marx’tan örnekler verdim, açıklamakta yarar görüyorum. Zira Marx’ın görüşlerinden etkilenen toplumlar, devrimler neticesinde bu yolda ilerlerken takribi 70 yıl esen kızıl rüzgar birçok toplumsal felakete sebep oldu. Herhalde devrimcilerin arzusu bu değildi. Ama kendini dağıtan SSCB ve Glasnost oldu.

Diğer yandan şu anda yaşadığımız Çin mucizesinin mimarının Komünist Parti olduğunu unutmayalım. Çin’deki otoriter tek parti sisteminin iyi bir planlama ile ve çok çalışarak, sermaye birikimini düzenleyerek yönlendirmesi kitleleri refah içinde modern yaşama kavuşturmuştur. Bu sırada meydana gelen tabiattaki kirlenmeler ise yine aynı otoriter yöntemle aşılmaya çalışılmaktadır; mesela tüm üretimin hava kirliliği azalana kadar durdurulması gibi.

Batıda mesela Almanya’da hükümetler klasik teşvik yöntemleriyle tatminkar neticeler almaktadırlar. Yine Raworth’un örneğinde Almanya’da 2004’te hükümet yenilenebilir enerji üreten haneler ve kurumlar için bir teşvik olarak  tarife garantisi getirip elektriğin perakende fiyatının üzerinde bir ödeme yapma teklifinde bulundu. Bu hamle ülke genelinde rüzgar, güneş, hidroelektrik ve biyokütle enerjilerine kapsamlı ve dönüştürücü yatırımların yapılmasını sağlarken, sadece on yıllık sürede ülkenin elektriğinin %30’u yenilenebilir enerjiden elde edilir hale geldi. Hükümet aslında teşvik olarak yenilenebilir enerji inisiyatifine birim başı değer atfetmiş, nakit para ödemiş ve dönüşüm gerçekleşmişti.

Bir de tabi Bjorn Lomborg gibi (*) iklim değişikliğinin gerçek olduğunu ama dünyanın sonunun öyle sanıldığını gibi “hemen şimdi gelecek” gibi bir şey olmadığını savunan ve bu nedenle kötü bilim ile aklımızı kirletip ve kötü ekonomi ile dünya kaynaklarını yanlış yerlere akıtarak gezegenimize aslında zarar verildiğini düşünenlere de kulak vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu konuyu da tartışmamız gerekir. Hatta belki de iklim değişikliğinin sonuçlarının sanıldığı kadar abartılı olup olmadığından başlayarak!

 

Ben diyorum ki: Dünyadaki sulak alanların yıllık ekonomik değeri 3,4 milyar, böcek ve polenlerin yayılmasına yönelik hizmetlerin 160 milyar ABD dolarına tekabül etmektedir. İktisatçıların “doğal sermayenin ve ekosistemlerin” parasal değerini hesaplayabildiklerini görüyoruz. Şayet hükümetler bu varlıklara paha biçer, sertifikalandırırlarsa; finansal birer araç haline gelen bu değerlerin piyasalarda tedavülü sonucunda doğanın değeri tespit edilmiş olur ve tüm dünyadaki kapitalist güdülerin peşinden koştuğu bir cazibe haline gelebilir. Malum şimdi bunun tam tersi bir uygulama, cezalandırma, vergilendirme sistemi var. Hayattan lezzet ve haz almak ek vergilerle (KDV, ÖTV gibi) cezalandırılıyor. Bu ise hükümetlere ilave vergi geliri sağladığı için tercih ediliyor. Bilakis pahası tespit edilmiş doğa değerlerinin finansal piyasalardaki tedavülü çevreciliği cazip bir yatırım haline getirecektir. Tabii şu anda suni bir piyasası olan karbon emisyon kağıtlarını kastetmiyorum. Zira bu usul kurnazca, siz çevreyi kirletirken temiz çalışan endüstrilerin katkısından yararlanıp kağıt üzerinde ortalama bir düzeltme imkanı sağlıyor. Ama çevrenin kirletilmesini önleyecek gelişmeleri teşvik yerine, bilakis kirletici faaliyetleri mümkün kılıyor.

Daha önce birçok kere belirttim. Bizim misyonumuz “Mutlu Et, Mutlu Ol” şeklinde özetlenebilecek toplum yararına liderlik temalı bir misyon. Ve kaynağı da toplum yararına iş yapmayı ifade eden Salih Amel; babam Sabri Ülker’den geliyor bu miras.

Biz Yıldız Holding olarak Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma hedefleri doğrultusunda başta Ülker, Şok Marketler, Bizim Toptan, Superfresh olmak üzere birçok şirketimizde karbon salınımını azaltmak üzere faaliyetler yapıyor; yetenek yönetimi ve değer zincirinde kalite ve güvenlik odaklı yaklaşımları hayata geçiriyor, düzenli olarak raporluyoruz.

Birleşmiş Milletler’in bu konudaki Küresel İş Birliği çağrılarına destek veriyoruz. 82 bin çalışanımızla çevre dostu bir şirket olmak yolunda samimiyetle ilerliyoruz. Kaynaklarımızı doğru yerlere aktararak, sonuç alıcı eylemleri gerçekleştirerek ama tüm bunları israfa yol açmadan yapıyoruz.

Küresel ısınmanın yani iklim değişikliğinin gerçek olması başka bir şey, bunun kıyamete yol açacağının çığırtkanlığını yapıp bir salgın benzeri korku iklimi yaratmak başka bir şey!

(*) https://www.dr.com.tr/kitap/yanlis-alarm-iklim-degisikligi-panigi/

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

En çok okunanlar

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN KAYIT OLUN

Benzer İçerikler

En çok okunanlar

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN KAYIT OLUN

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN ABONE OLUN