REYKJAVÍK’E BASKETBOL İÇİN GELDİK, ATLANTİK’TE BALİNA GÖRDÜK! VİDYO ÇEKTİK

REYKJAVÍK’E BASKETBOL İÇİN GELDİK, ATLANTİK’TE BALİNA GÖRDÜK! VİDYO ÇEKTİK

Bu defa yolumuz İzlanda’ya, Reykjavík’e düştü. Asıl geliş sebebimiz A Milli Erkek Basketbol Takımımızın İzlanda maçıydı. Maç öncesi antrenmanlarını da izledim; alırız biz bu maçı dedim. Ama bir ben şüphe duymuyordum takımdan, bilirsiniz cahil cesur olur, derler.

Milli Takımımız beni yanıltmadı. İzlanda karşısında çok güzel bir oyun ortaya koyarak Dünya Kupası biletini aldı. Maçı yerinde izlemek ayrı bir keyifti. Sahada yalnızca yetenekli oyuncular değil, birbirine güvenen, mücadele eden ve ne istediğini bilen bir takım gördüm. Yıllar sonra Ülkersporumuzun eski hocası Ergin Ataman ile de hasbıhal ettik. Oyuncularımızı, teknik ekibimizi ve bu başarıda emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.

Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanımız Hidayet Türkoğlu’nu da ayrıca tebrik etmek isterim. Türk basketbolunda uzun süredir verilen emeğin ve istikrarın karşılığını sahada görmek güzel. Şimdi önümüzde Dünya Kupası var. Ben bu takıma güveniyorum. İnşallah orada da güzel neticeler alacağız.

Reykjavík ve bilhassa Keflavikten defalarca transit uçtum. Ama hep gecenin bir yarısıydı. Madem gündüzün Reykjavík’e geldik, biraz şehri tanıyayım dedim. İzlanda zaten daha uçaktan, yüksekten bakarken insana başka bir coğrafyaya geldiğini hissettiriyor. Bir tarafta Kuzey Atlantik, diğer tarafta volkanların şekillendirdiği topraklar, lav alanları, dağlar, buzullar, sıcak su kaynakları… Ağaçtan çok gökyüzü görüyorsunuz. Ufuk geniş, tabiat sert, hava ise bir anda değişebiliyor. Şimdi buz yoktu, ama açıkça görülüyor, buzullar yıllarca tüm kayaları güzelce yuvarlamış. Pek ağaç yok, ama yeşil çayırlar var; otları bir başka, kısa kalın, koyu yeşil…

Reykjavík de bu coğrafyanın karakterini taşıyor. Dünyanın en kuzeydeki başkentlerinden biri. Büyük metropollerin kalabalığı ve telaşı yok. Küçük, sakin, düzenli ve yürüyerek keşfetmesi kolay bir şehir. Renkli evleri, sade mimarisi, limanı ve hemen arkasında uzanan dağlarıyla kendine has bir görüntüsü var.

Şehrin siluetinde Hallgrímskirkja hemen dikkatinizi çekiyor. Deniz kıyısındaki Harpa ise cam cephesiyle Reykjavík’in modern yüzü. Fakat bana sorarsanız bu şehri anlamanın en güzel yolu binalarından ziyade denizine bakmak. Çünkü Reykjavík yüzünü Atlantik Okyanusu’na dönmüş bir şehir. İzlanda’nın tarihi de hayatı da büyük ölçüde denizle şekillenmiş. Balıkçılık yüzyıllar boyunca ülkenin en önemli geçim kaynaklarından biri olmuş. Şehir ne kadar modernleşmiş olursa olsun limana indiğinizde bu ilişkinin izleri hala karşınıza çıkıyor.

Old Harbour boyunca yürürken küçük, koyu yeşil bir buharlı lokomotif gördüm. Adı Minør. İlk bakışta insan, “İzlanda’da tren mi vardı?” diye düşünüyor. Meğer hikayesi bambaşkaymış. İzlanda’da bildiğimiz anlamda bir demiryolu ağı hiç kurulmamış. Bu lokomotif, 1913’te başlayan Reykjavík Limanı inşaatında taş ve malzeme taşımak için kurulan dar hatlı demiryolunda çalışan iki lokomotiften biriymiş. Yani bugün önünde yürüdüğümüz limanın inşasına yardım etmiş.

Liman boyunca ilerledikçe denizcilik tarihinin başka izleri de karşınıza çıkıyor. Bilgi panolarında İzlanda çevresinde farklı dönemlerde meydana gelen gemi kazaları, batan veya karaya oturan gemiler anlatılıyor.

Bir tarafta bugün limanda bağlı, sakin duran tekneler, diğer tarafta Kuzey Atlantik’te denizcilerin geçmişte neler yaşadığını gösteren hikayeler, insanın İzlandalılar’ın denizle ilişkisini daha iyi anlamasını sağlıyor. Deniz burada yalnızca güzel bir manzara değil. Yüzyıllarca geçim kaynağı olmuş, insanları dünyaya bağlamış, şehri büyütmüş, bazen de bedel ödetmiş.

Takımımızın idmanını izledikten sonra biraz şehri turladım o sırada kapanma saatine 1 saatten az kalmışken Reykjavík Art Museum’un Hafnarhús binasına da uğradım. Sanata seyahatlerimde mümkün olduğunca vakit ayırmaya çalışıyorum. İlginç de bir uygulamaları var, girişte uyardılar, bir saatten az kaldı, isterseniz biletinizle yarın tekrar gelebilirsiniz ya da şehirdeki diğer müze binalarımızda bu bileti kullanabilirsiniz diye. Hoşuma gitti bu uygulama.

İçeride karşıma birbirinden oldukça farklı iki sanatçı çıktı. Bunlardan biri Alman sanatçı Karin Sander’dı. “1957–2027” isimli sergisi sanatçının yaklaşık otuz yıllık çalışmalarını bir araya getiriyor. Sander gündelik hayatta yanından geçip gittiğimiz nesneleri alıyor ve onları alışık olmadığımız bir şekilde karşımıza çıkarıyor.

Mesela duvara asılmış meyve ve sebzeler gördüm. İlk bakışta insan, “Bunun neresi sanat?” diye soruyor. Üstelik bunlar meyve sebze heykelleri veya taklitleri de değil. Bildiğiniz gerçek meyve ve sebzeler. Duvara sabitlenmişler ve sergi boyunca kuruyor, buruşuyor, renk değiştiriyor, hatta çürüyorlar. Çevrelerinde ise ölü ve canlı sinekler var. Zaten salona girdiğinizde ağır bir koku var.

(Bu görsel ilk günkü haliymiş)

Serginin bu bölümünün adı “Kitchen Pieces”mış. Mutfak parçaları diye çevirebiliriz. Düşününce enteresan. Yüzyıllardır ressamlar meyvelerin, sebzelerin, çiçeklerin natürmortlarını yapıyorlar. Burada sanatçı resimlerini yapmak yerine kendilerini duvara koymuş. Üstelik zamanın kendisi de eserin bir parçası olmuş. Ben bugün baktığımda başka, birkaç hafta sonra gelen ziyaretçi başka bir sergi görüyor.

Aynı müzede İzlandalı sanatçı Erró’nun eserleri de vardı. Onlar tamamen başka bir dünya. Çizgi romanlardan, reklamlardan, popüler kültürden ve siyasi imgelerden alınmış görüntüler yan yana, üst üste geliyor. İlk bakışta renkli bir çizgi roman sayfası gibi görünüyor ama biraz durunca arkasında tüketim toplumu, siyaset, çatışmalar ve maruz kaldığımız bilgi kalabalığı gibi meseleler olduğunu fark ediyorsunuz. Açıkçası bazılarını anladım, bazılarını anlamadım. Kültürel kodlar bazen gerekli oluyor eseri tam anlamak için. Bu tür eserleri havalimanında da gördüm. Demek ki onların kültüründe yaygın bir sanat. Ama zaten sanatın bize sunduğu her şeyi her zaman anlamak zorunda mıyız? Bence değiliz.

Bazen bir eserin ne anlatmak istediğini çözersiniz, bazen sanatçının gördüğünü göremezsiniz. Bazen de yalnızca “Ben buna neden bakıyorum?” diye düşünürsünüz. Belki sanatın güzel taraflarından biri de bu. Size mutlaka bir cevap vermesi gerekmiyor. Bazen de bir soru bırakması yeterli. Reykjavík küçük bir şehir ama bana birkaç saat içinde bunu defalarca yaptı. Bir müzede çürüyen bir sebzeye bakarken zamanı düşündürüyor, birkaç sokak sonra yüz yıllık bir liman lokomotifiyle geçmişini anlatıyor, biraz daha ileride Kuzey Atlantik’e açılıp tonlarca ağırlığındaki bir balinayı birkaç metre ötenizde karşınıza çıkarıyor.

Belki benim özellikle dikkatimi çekmesinin sebebi denizciliğe merakım. Denizi severim. İyi bir denizci de sayılırım. Atlantik’i geçmişliğim, denizden yelkenli ile dünya turu yapmışlığım da var. Bir limana gittiğimde teknelerine bakmadan, hikayesini merak etmeden geçemiyorum. Bu defa limana bakmakla kalmadık. Kuzey Atlantik’e açıldık.

 

Çevremizde birçok insan da bizim gibi deniz keşfinin peşindeydi.

Doğrusu, bugüne kadar bu kadar büyük bir balinayı bu kadar yakından görmemiştim. GForce katamaran teknem ile Atlantik Okyanusu’nu geçerken bir balina ailesinin hemen yakınlarından geçmiştik, hatta dümende ben vardım, biraz kırdım, onbeş metre uzağından geçtik, irili ufaklı yarım düzine balinanın; muhtelif boylardaydılar, sosyalleşiyorlardı, bize aldırmadılar.

Reykjavík’in hemen açığındaki Faxaflói Körfezi’ne çıktık. Önce kuzey fulmarları etrafımızda dolaşmaya başladı.

İlk başta bakınca bizim martılara çok benziyorlar. Bunlar onların açık deniz sakini versiyonları diyebiliriz, balinalar gibi onlar da denizin bereketli bölgelerini takip ediyorlarmış.

Çok geçmeden büyük bir kambur balina ile karşılaştık. Püskürttükleri su sayesinde pek uzaktan görülebilirler. Bize bazen sırtını gösterdi, bazen de kuyruğunu kaldırıp derine daldı. Görsel bir şölendi. Heyecanlanmıştık.

Önce suyun üzerinde kocaman, simsiyah bir sırt beliriyor. Nefesini veriyor ve tekrar kayboluyor. Gözünüz denizde onu ararken bu defa hiç beklemediğiniz başka bir noktada ortaya çıkıyor. Derine dalacağı zaman sırtını iyice kamburlaştırıyor, ardından o muazzam kuyruğu yavaşça suyun üzerine yükseliyor ve gözden kayboluyor.

Rehberimiz de bizi uyardı, denizde her şey küçük görünüyor ama aslında öyle değil diye… Ortalama 12-16 metrelermiş, dişileriyse 17-18 metreye yaklaşabiliyormuş. 50tona varan ağırlıktan bahsediyoruz. Bu denli heybetli canlıyı birkaç metre ötenizde, kendi tabii ortamında gördüğünüz zaman ihtişamını bambaşka hissediyorsunuz.

İzlanda’nın bu soğuk ve besin açısından zengin suları, Kuzey Atlantik’teki kambur balinaların önemli beslenme alanlarından biriymiş. Niçin Instagram’da gördüğümüz gibi sudan yükselip şappadanak sırtüstü düşmüyorlar dedim. O yavruları varken yaptıkları bir şeymiş, sevinçten heralde, senenin öbür yarısında, güney yarımkürede doğum yapıyorlarmış.

Rehberimiz balinaların hayat döngüsünü anlatırken daha pek çok ilginç şeyler anlattı. Bu balinalar yılın önemli bir bölümünü kuzeyin soğuk sularında yoğun biçimde beslenerek geçiriyor. Kril ve küçük sürü balıklarıyla besleniyor, uzun yolculukları için enerji depoluyorlarmış. Sonra kış geldiğinde binlerce kilometre güneye, daha sıcak üreme ve yavrulama bölgelerine göç ediyorlar. Üstelik bu lohusalık döneminde dişiler neredeyse hiç beslenmiyor. Kuzeyde biriktirdikleri enerji rezervleriyle hayatlarını sürdürüyor, sonra yeniden kuzeyin zengin beslenme alanlarına dönüyorlar. Uzun süren bir oruç gibi… Yani kabaca düşünürseniz, yılın bir bölümünde yemek ve enerji toplamak, diğer bölümünde binlerce kilometrelik yolculuk; yeni bir nesil için fedakarlıkla geçiyor hayatları. Tabiatın düzenine bakınca Yaradanın her şeyi nasıl bir ölçü ve denge içinde yarattığını bir kez daha idrak ediyorsunuz.

Bir başka enteresan bilgiyi de kuyruklarını gördüğümüzde öğrendik. Kambur balinaların kuyruklarının altındaki siyah beyaz desenler her birinde farklı oluyor. Araştırmacılar balinaları bu desenlerden birbirlerinden ayırt edebiliyorlar. Adeta bizim parmak izimiz gibiymiş.

Ben de çektiğimiz videolara sonradan bakınca bunu çok net gördüm. Denizden bakarken neredeyse tamamen siyah görünen balinanın kuyruğunu kaldırdığı anda altında bambaşka bir desen ortaya çıkıyor. Düşünsenize tonlarca ağırlıkta bir canlı, her yıl okyanusta binlerce kilometre yol alıyor. Kuzeyde besleneceği suları buluyor, zamanı geldiğinde sıcak denizlere doğru yola çıkıyor, ürüyor ve yeniden kuzeye dönüyor. Haritası, pusulası nerede, yolunu nasıl biliyor. İnsan tabiatı biraz yakından izleyince, bildiğini zannettiği şeylerin ne kadar az olduğunu fark ediyor.

İzlanda belki biraz da bunun için enteresan bir ülke. Ateşle buzun, kara ile denizin yan yana olduğu bir coğrafya. Bir tarafta buzullar, diğer tarafta halen aktif volkanlar ve jeotermal kaynaklar… Yer altındaki sıcaklığı günlük hayatın bir parçası haline getirmişler, birkaç kilometre ötede ise Kuzey Atlantik’in soğuk suları uzanıyor.

İnsan burada tabiata hükmetmekten ziyade onun şartlarına uyum sağlamayı öğrenmiş bir toplum görüyor.

Belki Reykjavík’in sadeliğinin arkasında da biraz bu var. Gösterişli olmaya pek ihtiyacı yok. Çünkü şehrin esas manzarasını insan değil, tabiat.

Atlantik’i geçerken insan denizin büyüklüğünü hissediyor. Ama zaten o büyüklüğü anlamak için okyanusu geçmek şart değilmiş. Bir balinanın birkaç metre ötenizde nefes alıp sonra kuyruğunu kaldırarak gözden kaybolması da yetiyor.

Velhasıl Reykjavík’e Milli Takımımızı desteklemek için geldik. Dünya Kupası biletimizi aldık. Arada şehri tanıdık, sanatına baktık, limanın hikayesini öğrendik, Kuzey Atlantik’e açıldık ve bu muazzam canlıları kendi dünyalarında görme fırsatı bulduk.

Basketbol için çıktığımız seyahatten güzel bir galibiyetin yanında, unutulmayacak bir Reykjavík hatıralarıyla dönüyoruz.

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

En çok okunanlar

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN KAYIT OLUN

Benzer İçerikler

En çok okunanlar

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN KAYIT OLUN

GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN ABONE OLUN