Geçen hafta oldukça yoğun geçti. Neredeyse bütün haftayı Chiswick’te geçirdim.
Pazartesi günü Çamlıca’daki işlerimi tamamladıktan sonra akşam uçağıyla Londra’ya geldim. Sonrasında üç gün boyunca pladis’in strateji toplantılarındaydık.
Bisküvi ve çikolata işimizdeki ana markalarımız olan Ülker, McVitie’s ve Godiva’nın yanı sıra Carr’s, Jacob’s, Verkade, Flipz ve Turtles gibi markalarımızı da tek tek gözden geçirdik.
Sadece bölgeler açısından değil; satın alma, üretim, fabrikalarımızın durumu, insan kaynakları ve daha birçok konuya stratejik bir perspektiften baktık, değerlendirmeler yaptık ve kararlar aldık.
Bu stratejileri genellikle birkaç yıllık dönemler için oluşturuyoruz. Her yıl yaptığımız yıllık planları da bu çerçeveye uygun şekilde hazırlıyoruz. Böylece işlerimizi daha sağlıklı takip edebiliyor ve uzun vadeli hedeflerimizden uzaklaşmamış oluyoruz.
Hayırlısı olsun.
Geçen cuma gününü de Londra’da kalarak bire bir görüşmelerime ayırdım. Bu da sıkça yaptığım bir çalışma şekli. İnsanlarla yüz yüze konuşmanın yerini hiçbir şey tutmuyor.
Arada kalan kısa boşluklarda ise her zamanki gibi gözüme ilişen dükkanlara girip çıkmaya, piyasayı anlamaya ve yeni fikirler edinmeye çalıştım. Bu sefer sokakta ve mağazalarda çok vakit geçiremedim. Fabrikaya uğramaya da fırsat olmadı.
Her neyse… Bu hafta da böyle geçti.
Londra Ofisinde İstanbul’dan Üç Kare
Bu arada vidyoda sözünü ettiğim üzere bahsettiğim eserlerin detaylarını aşağıda yazdım.
Vidyodaki bahsedeceğimi söylediğim eslerler sırasıyla:
İSTANBUL’DAKİ HATİCE TURHAN SULTAN ÇEŞMESİ’NİN YANINDA HALK PAZARI
ALBERTO PASINI (1826-1899)
ÇADIRIN ALTINDA KEYİF: İSTANBUL’DA KAHVE VE SATRANÇ
ALOIS SCHÖNN (1826-1897)
İSTANBUL’DAKİ BAYILDIM KÖŞKÜ ÖNÜNDE CİRİT OYUNU
CARL ADOLPH HEINRICK HESS (1769-1849)
Londra’daki pladis Genel Merkezi’nde bugüne kadar ağırlıklı olarak dünyaya mal olmuş modern Türk sanatçılarının eserlerine yer verdik. Bu kez ise farklı bir tercih yaparak, ilk kez üç önemli oryantalist ressamın İstanbul’u konu alan eserlerini aynı mekânda bir araya getirdim.
Bu üç eseri seçmemin temel nedeni, her birinin kültürümüzün farklı bir yönünü, üstelik bugün hala izlerini görebildiğimiz mekanlar ve gelenekler üzerinden anlatması oldu. Bir anlamda bu tablolar, İstanbul’un geçmişiyle bugününü aynı çerçevede buluşturuyor.
İlk eser, Alman ressam Carl Adolph Heinrich Hess’in 1831 tarihli İstanbul’daki Bayıldım Köşkü Önünde Cirit Oyunu adlı tablosu. Osmanlı’nın en eski ve en önemli geleneksel sporlarından biri olan cirit oyununu tasvir ediyor. Resimde görülen Bayıldım Köşkü, bugün Swissôtel’in bulunduğu bölgedeki yamaçlarda yer alıyordu. İstanbul’u bilenler için bu coğrafya hala tanıdık. Eserde yalnızca bir spor karşılaşması değil, dönemin devlet erkânı ve sosyal hayatı da yer alıyor. Tarihi kaynaklara göre tabloda merkezde görülen paşanın, bir cirit müsabakasında gözünü kaybettiği de anlatılır. Bu yönüyle eser, yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda tarihî bir belge niteliği taşıyor.
İkinci eser, Avusturyalı ressam Alois Schönn’ün Çadırın Altında Keyif: İstanbul’da Kahve ve Satranç isimli tablosu. İlk bakışta sakin bir sohbet ortamı gibi görünse de aslında Osmanlı şehir kültürünün önemli unsurlarından biri olan kıraathane geleneğini yansıtıyor. Çadır altında kır kahvesinde keyif yapanlar, satranç oynayanlar, sohbet edenler, nargile içenler, farklı etnik kökenlerden ve toplumsal kesimlerden insanlar aynı sahnede buluşuyor. Arka planda ise Süleymaniye’den Haliç’e uzanan eski İstanbul manzarası görülüyor. İmparatorluğun çok katmanlı yapısını ve gündelik hayatını tek bir kompozisyonda görmek mümkün.
Üçüncü eser ise 19. yüzyılın en önemli oryantalist ressamlarından Alberto Pasini’ye ait. Hatice Turhan Sultan Çeşmesi’nin Yanında Halk Pazarı adlı bu tablo, İstanbul’un canlı sokak hayatını, çeşmeleri, sebilleri ve bize mahsus sokak satıcılarını bütün renkleriyle gözler önüne seriyor. Üstelik burada tasvir edilen yapı bugün de ayakta. Bu nedenle tabloya baktığınızda yalnızca geçmişi değil, hâlâ yaşayan bir İstanbul’u da görüyorsunuz.
Bu eserlerin ortak noktası, İstanbul’u Batılı ressamların gözünden anlatmaları. Ancak bunu egzotik bir meraktan öte, dönemin yaşam biçimini, insanlarını, mimarisini ve sosyal hayatını büyük bir dikkatle kayda geçirerek yapıyorlar. Belki de beni en çok etkileyen tarafları bu oldu.
Bir yanda geleneksel bir spor olan cirit, diğer yanda kahve ve sohbet kültürü, bir başka köşede ise çeşme başında şekillenen gündelik hayat… Bu üç tablo birlikte değerlendirildiğinde, Osmanlı İstanbul’unun farklı yüzlerini aynı atmosfer içinde buluşturuyor.
Bu nedenle onları ayrı ayrı değil, yan yana sergilemeyi tercih ettim. Birlikte bakıldığında yalnızca üç tablo değil, İstanbul’un hafızasından üç farklı sahne görüyoruz.