Satın aldığınız her şeyin üzerinde menşeini belirten küçük bir etiket vardır. Telefonunuz, dizüstü bilgisayarınız, aksesuarları, mutfağınızdaki aletler, oyuncaklar gibi, dikkatle bakınız, “Made in China” yazısını sıkça göreceksiniz. Bu bir zamanlar ucuz, dayanıksız, taklit; bugünse öyle mi; DJI dronları pazarda lider, 5G altyapısında Huawei en iddialı, elektrikli araçta BYD Tesla’nın önünde, neredeyse satılan otomobillerin yarısı elektrikli, yapay zekada DeepSeek de Çin ürünü. O etiket bugün küresel rekabetin önemli aktörlerinden biri.
1978’de kişi başına düşen geliri pek çok Sahra altı Afrika ülkesinin gerisinde olan Çin, 47 yılda dünyanın 2. büyük ekonomisi haline geldi. Çin bunu nasıl başardı? Çin artık dış politikada yeni ortaklıklar peşinde, çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri; Türkiye’deki yansımalarını, 13 Mayıs’ta düzenlenen Türkiye ile Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalarda gördüm, anlatacağım.
Sosyal medyada Çin için ne deniyor?
Bir Çinli profesöre atfedilen, “Çin neleri terk etti?” başlıklı muhtemelen uydurma metinde Çin’in GPS’i, Boeing’i, Amerikan çiplerini, Windows’u, doları ve Batı teknolojilerini terk ettiği; hatta Batı hegemonyasının çökmekte olduğu iddia ediliyor. Tabii bazıları gerçek. BeiDou şimdi küresel ölçekte, COMAC C919 havacılıkta başarılı, Huawei’nin Kirin çipleri, OceanBase gibi Çin yazılımları, Renminbi alternatif ödeme sistemi ve Kuşak, Yol küresel lojistik projeleri de gerçek gelişmeler.
Ancak sosyal medyada, doğru bilgiyle Çin propaganda dili sürekli birbirine karıştırıyor; GPS, Boeing çöktü, dolar hegemonyası bitti gibi.
Bu şekilde mesajlar Çin’in yükselişi karşısında dünyanın psikolojisini şekillendirme amacını taşıyor. Çin’in yükselişi gerçek ancak üretilen öyküler algı oluşturmak için! Bu öyküler küresel rekabetin parçası; ABD kendi teknoloji üstünlüğü öyküsünü anlatırken, Çin de kendi yükseliş mitolojisini inşa ediyor. Sosyal medyada dolaşan bu tür metinler ise çoğu zaman veri analizi ile propaganda arasındaki çizgiyi bilinçli biçimde bulanıklaştırıyor.
Bu yüzden konuyu yeni ve Çin’in kendi koşulları içinde anlamaya çalışan ama daha akademik yazılmış metinler üzerinden incelemeye çalışacağım. Economic Analysis of China in the World (Çin’in Dünyadaki Ekonomik Analizi), bu dönüşümü altı ekonomistin perspektifinden aktarıyor. LID Publishing tarafından 2026’da yayımlanan kitap, altı ekonomistin bir araya gelerek kaleme aldığı bir derleme. Yazarların hepsi Çin dışından; yarısı Avrupa’dan, yarısı Latin Amerika’dan geliyor.
ÇİN’de SOSYALİST EKONOMİ NASIL DAHA VERİMLİ OLUYOR?
Economic Analysis of China in the World (Çin’in Dünyadaki Ekonomik Analizi), Çin’in ekonomik dönüşümünü altı Çin dışı ekonomistin perspektifinden ele alan, LID Publishing tarafından 2026’da yayımlanmış bir derlemedir.
John Ross, giriş bölümünü yazmış, tanınan bir isim, Renmin Üniversitesi Chongyang Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı, Çin’in yabancı uzmanlara verdiği en yüksek ödül olan Çin Dostluk Ödülü’nün sahibi, 1992’den beri Çin ekonomisi üzerine binden fazla makale ve birkaç kitap kaleme almış. Akademisyenliğin yanı sıra geçmişte Londra Belediye Başkanı’nın ekonomi ve iş politikaları direktörü olarak görev yapmış.
Félix Debierre, ikinci bölümün yazarı, Fransız mühendis ve finansçı, École Polytechnique mezunu, kariyerinin önemli bölümünü ABD, Japonya ve Çin’de geçirmiş. 80’lerin sonunda Fransız Hazinesi’nde kamu borç yönetiminde çalışmış, sonrasında Banque Indosuez Tokyo ofisinin piyasa işlemlerini yönetmiş, Nexans ve Areva gibi sanayi şirketlerinde Şanghay’da üst düzey yöneticilik yapmış. Bugün eski Çin matematik metinlerinin Fransızcaya çevirisiyle uğraşıyor. Çin’in hem finansını hem de sanayisini yakından tanıyıp anlayan biridir.
Jérôme Ravenet, altıncı bölümün yazarı, felsefe öğretmenliği yapmış, doktorasını Çin antropolojisi üzerine vermiş, Şanghay Üniversitesi’nden Geleneksel Çin Tıbbı diploması almış, Aix-en-Provence Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde yirmi yıl boyunca Çince dersleri vermiş. İkinci doktorasını ise Xi Jinping’in “Çin Rüyası” doktrini üzerine yazmış. Yani Ravenet’in altıncı bölümünü, ekonomistlerin sayısal analizinden çok felsefi ve siyasi bir okuma olarak değerlendirelim.
Üzerinde detaylı durmayacağımız diğer üç bölüm kitabın bütünlüğünü tamamlıyor.
Üçüncü bölümde Arjantinli iktisatçı Gustavo Alejandro Girado, Çin’in sanayi politikasını ve Kuşak ve Yol Girişimi, Made in China 2025 gibi büyük programlarını masaya yatırıyor, Çin’in Batı merkezli sistemlere bağımlılığını nasıl azaltmaya çalıştığını anlatıyor.
Dördüncü bölümde Brezilyalı akademisyen Luis Antonio Paulino, Çin ile Brezilya arasındaki ekonomik ve teknolojik ortaklığı analiz ediyor; Güney ile Güney iş birliğinin Brezilya kalkınmasına etkisini Brezilya gözünden okuyor.
Beşinci bölümde Julio Sevares, Çin’in küresel parçalanma karşısında verdiği ekonomik tepkileri Ar-Ge yatırımı ve uluslararası ortaklıklar üzerinden değerlendiriyor.
Kitabın basım yayınını Çin Devlet Yayıncılık İhracat İthalat Şirketi desteklemiş. Kitap Çin’i çok kutuplu küresel sistemin dinamik bir aktörü olarak tanıtıyor, bir kolektif çalışma; yazarlar konuya bu perspektiften bakıyorlar.
Çin’in 1978 sonrası gerçekleştirdiği ekonomik dönüşüm, ana akım Batılı iktisadın serbest piyasa ile zenginleşirsin formülüyle açıklanamaz, bilakis dönüşümün ardında devletin yatırım kararlarındaki belirleyici rolü, sanayi politikasının uzun vadeli planlanması, ulusal egemenliğin pazarlık konusu yapılmaması gibi unsurlar var. Yazarlar, Çin’in bugün ABD ile girdiği ekonomik gerilimde de kendi iç tutarlılığını ve uzun vadeli stratejik vizyonunu koruyabildiğini, küresel ekonominin yeniden şekillenmesinde aktif bir rol oynadığını savunuyorlar. Bu kendi içinde değerli bir yaklaşım!
ÇİN’İN SOSYALİST EKONOMİSİ, KAPİTALİST EKONOMİLERE KIYASLA NEDEN DAHA VERİMLİ?
ICOR, Incremental Capital Output Ratio yani ilave sermayenin hasılaya oranı ekonominin %1 büyüyebilmesi için GSYH’sinin yüzde kaçını yatırıma ayırması gerektiğini söylüyor. Business Week’in analizine göre Çin, bir dolarlık GSYH üretmek için beş ila yedi dolarlık yatırım yapmak zorundayken, ABD, Japonya ve Batı Avrupa için bu rakam bir ila iki dolarmış. Yani Çin’in yatırımları çok verimsizmiş, kaynaklarını boşa harcıyormuş. Ross bu tür ifadelerin Çin ekonomisine zarar vermek stratejisinin bir parçası olduğunu ileri sürüyor; ABD daha önce Almanya, Japonya ve Asya’nın çeşitli ülkelerinde işe yaramış bir formülü Çin için de devreye sokma gayretinde, Ross’a göre Çin’in yatırımları verimsiz denmesi sadece bir iddia!
Şimdi Ross’un verdiği rakamlara bakalım:
Dünyanın en büyük yirmi ekonomisinin son beş yıllık ortalama ICOR değerlerine baktığınızda tablo açık. Çin %1 büyümek için GSYH’sinin %7,1’ini yatırıma ayırıyor. ABD için bu rakam %10. Eurozone’da %22,4’e, Almanya’da %30,3’e, İngiltere’de %70,1’e çıkıyor. Japonya ise eksi bir değerde, yani ekonomi yatırıma rağmen küçülmüş. Sıralamanın en başında, Çin’den daha iyi bir ICOR değeri olan sadece Türkiye var (%5,8), ama kişi başına sermaye stoğu görece düşük olan ekonomilerde bu eğilim normal kabul ediliyormuş. Yani sermaye birikiminin görece yeni olduğu ekonomiler, gelişmiş sanayilerin uzun yıllarda kurduğu altyapının benzerini daha az kaynakla inşa edebiliyorlar. Genel anlatının aksine Çin, dünyanın en büyük yirmi ekonomisi içerisinde yatırım verimliliği bakımından ikinci sırada duruyor.
Çin’de ICOR tarihsel bir seyir izlemiş, 2007’de 3,3’e çıkıyor. Bu mühim bir gözlem, çünkü aynı dönemde Çin düşük gelirli bir ülkeden orta gelir grubuna ve oradan üst orta gelir grubuna geçiyor. Yani ekonomi gelişiyor, sermaye yoğunluğu artıyor, ama yatırım verimliliği büyük ölçüde korunuyor. 2007 sonrasında ICOR sert biçimde yükselmeye başlıyor; 2020’de 7,4’e ulaşıyor. Çin’in yatırımının verimsizleştiğini iddia edenlerin işaret ettiği nokta tam olarak burası. Lakin Ross’un buna iki temel itirazı var. 2007 sonrası ICOR’un yükseldiği tek ülke Çin değil. 2007-2021 arasında dünya ortalaması 5,8’den 10,9’a, gelişmiş ülkelerin ortalaması 8,0’den 15,3’e, gelişen ülkelerin ortalaması 3,5’ten 8,2’ye çıkmış. Çin’inki ise 3,3’ten 7,1’e. Yani Çin, dünyaya kıyasla daha az kötüleşmiş bir tabloya sahip. Üstelik gelişmiş ülke ortalamasının çok altında, gelişen ülke ortalamasının da hala altında duruyor.
Ayrıca Ross, ekonomi geliştikçe ICOR’un artmasının zaten beklenen bir şey olduğunu söylüyor; çünkü gelişmiş ekonomilerde her birim büyümeyi yakalamak için daha fazla sermaye yatırımı gerekiyor. Ekonomi geliştikçe ICOR’un artması iktisat literatüründe uzun süredir bilinen bir mesele. Yani Çin’in 2007 sonrası ICOR’unun yükselmesi hem kendi gelişme aşamasının hem de küresel finansal krizin sonucu olmuş. Karşılaştırma aynı dönemde benzer gelişmişlik düzeyindeki ülkelerle yapıldığında, Çin’de yatırım verimliliği hala yüksek!
VERİMLİLİK NEREDEN GELİYOR?
Çünkü ekonomisi sosyalist. Ross’a göre bu sistem kendini en iyi kriz anlarında gösteriyor.
Önce ABD’ye bakalım. 2007’de, yani küresel finansal krizin arifesinde, ABD’de tüketim GSYH’sinin %82,5’ini, sabit yatırım ise %22,3’ünü oluşturuyordu. Tüketim ezici büyüklükte göründüğü için, resesyonlara tüketim düşüşlerinin yol açtığı düşünülebilir. Krizde tüketim artışı, yatırım düşüşünü kapatamamış. ABD ekonomisi resesyona girmiş. Ross bunun sebebini doğrudan kapitalist sistemin yapısına bağlıyor. ABD’de yatırım kararları büyük ölçüde özel sermaye sahiplerinin elinde. Onlar yatırım yapmamaya karar verdiğinde, devletin elinde durumu telafi edecek yeterli bir mekanizma yok. ABD’de devlet sektörünün toplam sabit yatırımdaki payı %16; bu GSYH’nin sadece %3,4’üne tekabül ediyor. Özel yatırım %10 düşse bile devletin bunu telafi etmesi için kendi yatırımını %50 artırması gerekir; bu pratikte kabil değil!
Çin’de bu sistem bambaşka şekilde işliyor. 2007-2009 arasında Çin’in sabit yatırımı düşmek bir yana, 890 milyar dolar artmış; hane halkı tüketimindeki 511 milyar dolarlık ve devlet tüketimindeki 233 milyar dolarlık artışın da üzerinde. Çin’in ekonomisi bu dönemde enflasyondan arındırılmış olarak %20 büyümüş. Yani küresel bir kriz karşısında, ABD ile aynı şoku yaşamak yerine, belirli bir ivme ile büyümeye devam edebilmiş.
Bu nasıl mümkün oluyor sorusuna Ross şu yanıtı veriyor: Çin’in büyük bir devlet sektörü ve finansal sistemi domine eden devlete ait bankaları var. Kriz anında devlet yatırımı ve devlet bankaları aracılığıyla sağlanan özel sektör finansmanı, sabit yatırımdaki düşüşü engellemek için doğrudan kullanılabiliyor. Yani kriz durumunda piyasa kendi haline bırakılmıyor, devlet yatırım kanalını açık tutuyor. Çoğu ekonominin büyümeyi desteklemek için iki kolu vardır, mali ve parasal politika. Çin’in bir de üçüncü kolu var, Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu. Bunun sayesinde yatırım projelerinin akışını hızlandırabiliyor.
PANDEMİ VE ÇİN
Salgın finansal sebeplerden kaynaklanan bir kriz değil; üretim hatlarını durduran, ihracatı tıkayan, tüketici davranışını değiştiren çok boyutlu bir şok daha ziyade. Ross aynı mekanizmanın bu kriz anında da devreye girdiğini söylüyor. 2019-2022 arasındaki üç yıllık dilimde Çin’in GSYH’si %13,3, ABD’ninki %5,2 büyümüş. Çin’in ekonomisi pandemi boyunca ABD’ninkinin iki buçuk katı hızla genişlemiş, marjinal olarak küçülmüş. Yani toparlanmanın itici gücü açıkça tüketim, yatırım değil.
Çin’de 2019-2021 arasında sabit yatırım 1,311 milyar dolarlık artışla GSYH büyümesinin en büyük bileşeni olmuş. 1,200 milyar dolarla hane halkı tüketimi onun ardından geliyor. 2022’de de aynı şekilde yani Çin’de pandemiye rağmen büyümeyi sağlayan yegane unsur sabit yatırımlar olmuş. Fark, ABD tüketim artışı ile, Çin yatırım ile büyümüş.
Ross, Çin ekonomisinin asıl özgün yanını bu noktada belirgin kılıyor. Kriz anlarında Çin’deki özel sektör yatırımları da, ABD’deki gibi yavaşlıyor. Lakin devlet yatırımları farkı kapatıyor. Yani devlet, ekonomik konjonktüre ters yönde hareket ediyor; durgunluk riski varsa yatırımı artırıyor, ortam toparlandığında geri çekiliyor.
Bu mekanizmanın çalışması için bir önkoşul var, devlet sektörünün yeterince büyük olması gerekiyor. ABD gibi devletin GSYH’deki payı %3,4’te kalan bir ekonomide bu kadar büyük bir karşı ekonomik hareketi hayata geçirmek pratikte mümkün değil. Çin’de ise devlet sektörünün ölçeği bu manevrayı yapabilecek büyüklükte. Çin’de yatırım verimliliği, ekonominin sosyalist niteliğinden ayrı düşünülemez!
ÇİN KÜRESEL SİSTEMDEKİ BÜYÜK OYUNCULARDAN BİRİ OLDU, AMA SİSTEM ÇATIRDIYOR
Ülkelerin korumacılığı, tedarik zincirlerindeki gerilimler, küreselleşmeden uzaklaşma (deglobalization) başlığı altında konuşulan her şey buna sebep oluyor. Félix Debierre kitaptaki makalesinde bunları tartışıyor.
Bir akıllı telefon aldığınızda “Designed in California, Assembled in China” yazıyor kutuda, hikaye çok karmaşık; telefonun ekranı muhtemelen Güney Kore’de üretilmiş, çipi Tayvan’da tasarlanmış, kamera modülü Japonya’dan gelmiş, lityum bataryası Çin’in batısındaki bir madenden çıkarılmış kobaltla yapılmış, montajı Çin’de tamamlanmış, yazılımı Amerikalı mühendislerin elinden çıkmış. Bu üretim zincirini otuz yıl önce tasarlanamazdı; bugünse hakikat ve karlı, sıfır sorunlu bir tedarik zinciri sonucudur. Bu küreselleşmedir.
Ancak bu ılıman iklim artık geride kaldı, jeopolitik sürtünmeler tekrar ortaya çıktı. ABD ileri çip üretim ekipmanlarının Çin’e satışını yasakladı, Avrupa Çin’den gelen elektrikli araçlara tarife koydu, küresel firmalar tedarik zincirlerini Çin’den Vietnam’a, Hindistan’a, Meksika’ya kaydırmaya başladı. Bütün bunların ortak adı deglobalization, yani küreselleşmekten vazgeçiş; literatürdeki tabirleriyle reshoring yani üretimi anavatana geri getirmek veya friendshoring yani dost ülkelere kaydırmak neticede decoupling yani ekonomik ayrışmak deniyor.
Debierre meseleyi birbiriyle ilişkili olan dört faktör altında izah ediyor:
İlk faktör küresel ticaretin yavaşlamasıdır. Dünya Bankası verisine göre küresel mal ve hizmet ihracatının dünya GSYH’sine oranı 2008’de %31’di. 2009 ve 2020’de %26’ya kadar düştü; 2020’lerde kısmi bir toparlanma var ama 2008 zirvesine henüz dönülemedi. Bunun çeşitli sebepleri var, örneğin ikili ticaret çatışmaları arttıkça ülkeler ticaret akışlarını alternatif partnerlere yönlendirmeye başladı. Apple, Samsung, Toyota, Volkswagen gibi büyük şirketler tedarik zincirlerini birden fazla bölgeye yaymaya zorlandılar. Bunun yanında dijital ağlar, otomasyon ve son olarak yapay zeka, üretim ve dağıtım sistemlerini yeniden şekillendiriyor. E-ticaret zinciri kısalttı; üreticiyle tüketici arasındaki klasik sınır ötesi akışların yerini bölge içi akışlar almaya başladı.
İkinci faktör jeopolitik gerilimlerdir. ABD ile Çin gerginliğinin son turu 2018’de Trump’ın seçili Çinli ürünlere yüksek tarifeler getirmesiyle başladı. Bu korumacı politika sadece tarifelerle sınırlı kalmadı; yarı iletken, 5G ve elektrikli araç gibi stratejik sektörlerde teknolojik kısıtlamalara doğru genişledi. Biden döneminde de aynı çizgide ilerlendi; 2022’de imzalanan CHIPS ve Bilim Yasası, ABD’nin yarı iletken üretimini ülke içine çekmek için yoğun sübvansiyon dağıttı. 2025’te göreve gelen ikinci Trump yönetimi ise daha sert bir çizgide ilerleyerek Çinli parça veya yazılım içeren yeni araçların ABD’de satışı yasaklandı, karşılıklı tarifeler devreye girdi. İki ülke arasındaki tarife savaşının küresel piyasalarda yarattığı çalkantı hala sürüyor.
Avrupa’da benzer çizgide ilerliyor. AB 2020’den itibaren yabancı yatırım tarama kurallarını sıkılaştırdı; ekonomik güvenlik ve kritik altyapı kontrolü ön planda tutuluyor. Bölgenin doğrudan yabancı yatırım girişi, 2010-2015 arasındaki zirveden bu yana belirgin biçimde düşmüş durumda. Almanya, 5G altyapısında Huawei teknolojilerini siber güvenlik kaygılarıyla yasakladı. Bunları münferit kararlar olarak okumayınız lütfen. Mesele sadece ekonomi değil; insan hakları, siber güvenlik, çevre yaklaşımlarında farklılıklar gibi sorunlardan kaynaklanıyor. Küreselleşme artık birbiriyle rekabet eden ekonomik bloklar ve etki alanları üzerinden şekilleniyor.
Üçüncü faktör tedarik zincirinin yeniden yapılandırılmasıdır. İthalatçı şirketler kaynaklarını çeşitlendirmek ve Çin’e olan bağımlılıklarını azaltmak yoluna gidiyor. Reshoring yani üretimi anavatana çekmek ve nearshoring yani yakın coğrafyaya kaydırmak son birkaç yıldır çok daha yaygın. Vietnam, Hindistan ve Meksika bu eğilime en yakın ülkeler arasında. Son teknolojik gelişmelerle otomasyon ve yapay zeka bazı faaliyetlerin tüketim pazarlarına yakın yerlerde yapılmasını mümkün kılıyor. Devlet teşvikleri ile, şirketler artık üretimi yerel ya da bölgesel gerçekleştirmeye yöneltiyor.
Dördüncü faktör pandemi etkisi oldu. Pandemiyi tek başına bir sebep olarak değil, var olan eğilimleri hızlandıran bir katalizör olarak düşünmemiz gerekiyor. Tedarik zincirlerinin kırılganlığı bir günde gözler önüne serildi; kritik malzemelerde yaşanan tıkanmalar, ekonomik egemenlik tartışmalarını gündemin zirvesine taşıdı. Gelişmiş ülkelerin hükümetleri kritik gördükleri sektörleri ülkelerinin içine çekmek için çeşitli programları hayata geçirdi. AB’nin 2023’te onayladığı Çip Yasası, ABD’nin 2021’deki ilaç sanayisi için American Rescue Plan, elektrikli araç bataryası için 2017’de kurulan European Battery Alliance gibi. Bu sayede Hyundai, Apple, General Motors gibi büyük şirketler tek tedarikçiye veya tek bölgeye olan bağımlılıklarını azalttı. Eskinin yalın üretim prensibi yerini, sistemlerin sürdürülebilirliğini ve dayanıklılığını maliyet optimizasyonunun önüne koyan bir yaklaşıma bıraktı. Üç boyutlu baskı, robotik gibi yerel üretimi mümkün kılan teknolojilere yatırım arttı, e-ticaret hızlandı, bölge içi ticaret payı yükseldi.
Bu dört faktör etkili olurken 2008 kriziyle başlayan yavaşlamaya 2018 ABD-Çin tarife sürtüşmesiyle siyasi bir boyut eklendi ve tüm etkiler 2020 pandemisiyle katalize oldu. Buradaki meseleyi yalnızca ABD-Çin rekabeti olarak okursanız, tablonun tamamını gözden kaçırabilirsiniz. Dünyanın son yıllarda yaşadığı şeyi küresel ekonominin işleyiş biçiminin değişmesi olarak tanımlamalıyız.
Şimdi Çin’in bu dünya konjonktürü içindeki konumuna bakalım.
DEBİERRE, ÇİN’İN ZAYIF NOKTALARINI DÖRT BAŞLIK ALTINDA TOPLUYOR:
İlki ihracat bağımlılığı, Çin’in son kırk yıllık büyüme hikayesinin omurgasını ihracat oluşturuyor. Deng Xiaoping’in 1970’lerin sonunda başlattığı Reform ve Dışa Açılma politikası, Çin’i kapalı bir ekonomiden ihracat odaklı bir kalkınma modeline geçirdi. 2001 Aralık ayında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olması bu modelin uluslararası ölçeğe taşınmasının kapısını açtı; o günden bu yana net ihracat yaklaşık otuz beş kat artmış. Çin 2010’da ABD’yi cari dolar bazında geçerek dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna geldi, 2014’te de satın alma gücü paritesinde ilk sıraya yerleşti.
Çin’de toplam ihracatın GSYH içindeki payı 2015’ten beri %20’nin altında stabilize olmuş durumda. Bu kısmen kasıtlı, kısmen yapısal; Çin yıllar içerisinde iç tüketimi büyütmek ve hizmet sektörünü genişletmek yönünde adımlar attı. Yani küresel talep daralırsa Çin doğrudan etkilenir. ABD ve AB’nin koyduğu ticaret kısıtlamalarıyla birlikte üretim hacimlerinin Vietnam ve Hindistan gibi rakip ülkelere kayması, Çin’in elektronik, tekstil ve imalat sektörlerinde pazar payını düşürmüş durumda.
İkincisi Çin’e uygulanan teknoloji yasakları, ABD’nin 2018’den itibaren yarı iletkenler üzerinde gerçekleştirdiği yaptırımlara Hollanda, Japonya, Güney Kore de katılmış. Küresel yarı iletken pazarı 2024’te 600 milyar doları aşmış; Çin bu pazarın yaklaşık 180 milyar dolarlık kısmını, yani %30’unu kendi içinde tüketiyor. Yani dünyanın en büyük çip alıcısı Çin. Lakin Çin’in sektördeki en büyük oyuncusu SMIC’in 2024 cirosu yalnızca 8 milyar dolar civarında ama Tayvan’daki TSMC’nin yıllık cirosu 90 milyar dolar; Nvidia, Intel, Broadcom gibi Amerikan oyuncuların her birinin de 50-60 milyar dolar civarında. Çin bu açığı kapatmak için çabalıyor, ama teknolojik bağımsızlığa kısa vadede ulaşılması güç.
Üçüncüsü Çin’in çevre sorunları, Çin dünyanın en büyük kömür tüketicisi; toplam enerji karışımının %60’ından fazlasını kömür oluşturuyor. Küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %30’u Çin’den geliyor; 2000’den bu yana emisyonlarını üçe katlamış, 2006’da ABD’yi geçerek dünya birincisi olmuş. İçerideki tablo ise daha ağır. Pekin gibi büyük şehirlerde PM2.5 partikül madde seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği eşiğin (10 µg/m³) çok üzerinde, ortalama 50-100 µg/m³ civarında seyrediyor.
PM2.5 konusunu “Nüfus Meselesi Ne Kadar Ciddi” yazısında daha geniş bir çerçevede ele almıştık. PM2.5 kirliliği ile nüfus büyüklüğü arasında doğrudan bir ilişki yok, asıl belirleyici ülkelerin enerji ve sanayi tercihleri. Çin’de karşılaştığımız tablo bunu destekliyor. (https://muratulker.com/nufus-meselesi-ne-kadar-ciddi/)
Çin nehirlerinin %80’i ağır şekilde kirlenmiş halde; Sarı Nehir havzasında suyun %70’i tarım için bile kullanılamayacak durumda. Tarım topraklarının %19,4’ü ağır metallerle kirlenmiş; pirinçteki kadmiyum bulaşması hala kamu sağlığını tehdit eden ciddi bir seviyede. Xi Jinping 2013’te kirliliğe karşı savaş ilan etmiş, 2018’de ekolojik medeniyet kavramını anayasaya ekletmiş. Lakin pandemi sonrası büyümeyi sürdürmek için karbon yoğun sanayi projelerine destek verilmesi, kısa vadede emisyonlarda yeniden bir yükselişe yol açmış. Çin için ekonomik büyüme ve ekolojik dönüşüm aynı anda halledilmesi gereken iki gündem maddesi ancak birbirlerinin karşıtlarıdır.
Dördüncüsü Çin’in yapısal sorunları, Çin nüfusu yaşlanıyor. 2023 itibarıyla 65 yaş üstü nüfus 217 milyon, toplam nüfusun %15,4’ü; 2000’de bu oran sadece %6,9 idi. Doğum hızı aynı dönemde 14,03’ten 6,39’a düşmüş, neredeyse yarıya. Çalışma çağındaki nüfus daralırken emeklilik ve sağlık sistemleri üzerindeki baskı artıyor. IMF projeksiyonuna göre Çin’in uzun vadeli büyüme potansiyeli 2025-2030 arası %3,8’e, 2031-2040 arası %2,8’e iniyor. Yerel yönetim borçları da kayda değer bir mesele; IMF tahminiyle 2023’te GSYH’nin %47,6’sına ulaşmış. 2021’deki gayrimenkul krizinin yarattığı sorunlar da sürüyor, 2023’ten beri tüketici ve yatırımcı temkinli, sonucunda deflasyonist baskı yaşanıyor. 2025 ilkbaharında ABD ile yaşanan ticaret savaşı yeni bir aşamaya geçti; küresel bir yavaşlama ihtimali Çin de dahil pek çok ülkeyi etkileyecek konuma geldi.
ÇİN’İN CEVABI NE OLDU?
Çin Komünist Partisi 2020’de açıkladığı 14. Beş Yıllık Plan’da yeni bir kavram getirmiş; çift dolaşım stratejisi, orijinal ismi shuang xunhuan. İç dolaşım, yani yurt içi tüketim ve üretimin birbirini beslediği döngü, asıl motor olacak. Dış dolaşım, yani küresel ticaret ve yatırım ilişkileri, bu motora destek olacak. Yani Çin’in son kırk yılda kullandığı ihracat odaklı kalkınma modelinin ağırlık merkezini, iç pazara doğru kaydıracak.
Bunu yapabilmek için iki şey lazım. Birincisi yurt içi talebin canlanması, ikincisi yerli sanayinin kritik teknolojilerde ileriye gitmesi.
Yurt içi talep tarafında Çin altyapı yatırımlarına devam ediyor. Birkaç somut örnek üzerinden gidelim. Sichuan’daki Chengdu Uluslararası Havalimanı, ilk fazında yıllık 60 milyon yolcu kapasitesine sahip; karşılaştırma olsun diye belirteyim, Paris-CDG’nin kapasitesi 80 milyon. Sichuan ile Yunnan arasındaki Baihetan Hidroelektrik Barajı 16 GW kurulu güçle dünyanın en büyük ikincisi (Three Gorges’tan sonra). Qinghai’deki Gonghe güneş enerjisi santrali 2,2 GWp gücüyle 56 km²lik bir alanı kaplıyor. Çin’in 5G ağı şu anda 2 milyondan fazla baz istasyonuyla şehirlerin %97’sini kapsıyor. Geçen yılın sonunda hizmete giren Şanghay-Suzhou-Huzhou hızlı tren hattı, saatte 350 km hızla işliyor. Bu yatırımlar bir yandan istihdam yaratıyor, bir yandan da yurt içi tüketici tabanını besleyecek altyapıyı genişletiyor.
Yerli teknoloji tarafında ise Made in China 2025 girişimi var. 2015’te 13. Beş Yıllık Plan’a dahil edilmiş bu girişim, Almanya’nın 2011’de açıkladığı Industry 4.0 modelinden ilham almış. On stratejik sektör belirlenmiş; yapay zeka, elektrikli araçlar, havacılık, yeni nesil robotik, biyoteknoloji, yenilenebilir enerji, yarı iletkenler ve diğerleri. 2025 itibarıyla kritik bileşenlerde %70 öz yeterlilik hedefi konmuş. 14. Beş Yıllık Plan (2021-2025) bu yatırımlara hız veriyor.
Yapay zekada Ocak 2025’te Çinli girişim DeepSeek, ChatGPT ve Gemini ile rekabet edebilen R1 modelini, Amerikan rakiplerine kıyasla çok daha düşük yatırım maliyetleriyle açıkladı. Bu, bir yandan Çin’in yapay zekada nereye geldiğini gösteren somut bir gelişme oldu, bir yandan da yarı iletken yasaklarına rağmen Çinli mühendislerin bir yol bularak ilerleyebildiğinin işaretiydi.
Yenilenebilir enerji cephesinde ise 2024 sonunda Çin’in toplam kurulu enerji kapasitesi 3,349 GW’a ulaşmış; bunun 1,889 GW’lık kısmı yenilenebilir kaynaklardan geliyor, oran %56. Karada rüzgar gücünde dünya kapasitesinin %45’i (1,047 GW’tan 471 GW), denizde rüzgar gücünde %50’si (81 GW’tan 41 GW), güneş enerjisinde %43’ü (1,411 GW’tan 609 GW) Çin’de. Yani ABD ve Almanya’yı geride bırakmış durumda. Nükleer cephesinde 56 reaktör operasyonda, 46 reaktör daha inşa halinde; toplam 58 GW kurulu güçle dünya üçüncüsü, Fransa ile yakın bir konumda. Xi Jinping 2020 yılında, 2030’dan önce karbon emisyonları zirveye ulaşacak, 2060’a kadar karbon nötrlüğü sağlanacak açıklamasını yapmıştı. Ama Çin yenilenebilir enerjide bu kadar büyük bir kapasiteye ulaşmış olmasına rağmen aynı zamanda kömür tüketimini de artırmaya devam ediyor.
ÇİN’İN UZUN VADELİ STRATEJİSİNİN İKİNCİ AYAĞI YENİ ROTALAR VE ORTAKLIKLAR İNŞA ETMEK.
İki başlıkta inceleyeceğiz. İlki Kuşak ve Yol Girişimi, 2013’te açıklanmış, 2015’te 13. Beş Yıllık Plan’a girmiş bu girişim, yetmişten fazla ülkeyi kapsayan bir yatırım ve ticaret ağı. Altı kara koridoru tanımlanmış; birkaç deniz rotası da eklenmiş. Çin bu girişimle gelişmekte olan ülkelere liman, demiryolu, otoyol gibi altyapı yatırımları için kredi ve yatırım sağlıyor. Karşılığında o ülkelerin doğal kaynaklarına ve tüketici pazarlarına erişim hakkı elde ediyor. Ek olarak Dijital Kuşak ve Yol Girişimi var; 5G ağları, veri merkezleri, denizaltı kabloları üzerinden teknolojik etki alanını genişletmeye yönelik. Eleştiriler de yok değil; katılımcı ülkelerin aşırı borçlanma riski, Çin’in jeopolitik etkisinin büyümesi konusundaki kaygılarla İtalya’nın ve daha yakın bir tarihte Panama’nın girişimden ayrılması gibi.
İkincisi, bölgesel ticaret anlaşmaları. RCEP, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık, 2020’de imzalanıp 2022’de yürürlüğe girmiş; ASEAN’ın 10 üyesinin yanı sıra Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda eklenmiş. 15 ülkenin toplam GSYH’si küresel ticaretin yaklaşık %30’una denk geliyor. Bu anlaşma, ABD’nin 2017’de çekildiği Trans-Pasifik Ortaklığı’nın yerine geçen bir alternatif olarak işliyor. Çin böylece Asya-Pasifik bölgesindeki nüfuzunu artırıyor.
Çin bunlara ek olarak Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (AIIB) 2016’da kurmuş; 2023 itibarıyla 109 üye ülkesi var. Banka, Dünya Bankası ve IMF’in alternatifi olarak konumlanıyor. BRICS bloğu da bu hattın bir başka cephesi. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin grubu 2009’dan beri var; son genişleme dalgasıyla Güney Afrika, Mısır, BAE, Endonezya, İran ve Etiyopya da bloka eklendi. Toplam 11 ülkeden oluşan BRICS+ yapısı, G7’nin etkisini dengelemeye çalışan bir oluşum.
Para politikası olarak renminbi’yi uluslararasılaştırma çabası var. IMF verilerine göre 2024’te küresel döviz rezervlerinde renminbi’nin payı yaklaşık 245 milyar dolara, yani toplamın %2’sine ulaşmış. Sistemdeki doların payı %55, euro’nun %20. Yani renminbi henüz sınırlı bir paya sahip ama ivme yukarı doğru. Çin Merkez Bankası 40’ın üzerinde ülkeyle ikili swap anlaşmaları kurmuş, dolara bağımlılığı azaltmak için kendi sınır ötesi ödeme sistemini (CIPS) 2015’te devreye almış.
Haftaya inşallah kaldığım yerden devam edeceğim.13 Mayıs’ta izlediğim Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalardan bahsedeceğim. Bir akademisyenin bakışından ve bir arkadaşımın goya gözleminden söz edeceğim
Çin bu gidişle nereye varır, Çin gerçekten devlet kapitalizmi mi uyguluyor gibi sorulara felsefi açıdan açıklık kazandıracağız.
Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.