Kitap

Hayatını Osmanlı Kültür Tarihine Adayan Bir Bilim İnsanı: Profesör İsmail E. Erünsal

LinkedIn

Ezber bozan değerli  tarihçimiz “Akademisyenlik Mahrumiyettir … Bizim akademisyenler manastırda keşiş olacaklarına televizyonlarda artist olmaya çalışıyor” diyor.

Erünsal Hoca üniversitelerimizdeki kalite sorununa parmak basıyor:

“1979 yılında Nobel fizik ödülü alan ilk Müslüman bilim adamı olan Muhammed Abdüsselam yıllar önce bir toplantı için İstanbul’a gelmişti. Kendisine Türkiye’deki bilimsel çalışmaları nasıl bulduğunu soran bir gazeteciye hiçbir değerlendirme yapmadan hatırlayabildiğim kadarıyla şu cevabı vermişti: Bir ülkede bilim alanında gelişme olması için o ülkede bilim ortamı oluşturulması gerekir. Bugünkü yapısı ve işleyişi ile üniversitelerimizde ilim ortamı oluşturulabilmesi mümkün müdür? Evet, mümkündür diyemeyeceğim. Her şeyden önce böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için inşaat işlerinde mahir değil de akademik yetkinliğe sahip kimselerin idareci olarak görevlendirildikleri üniversitelerimizin sayılarını artırmamız gerekir. Akademik ortamın önemini kavrayabilmiş idareciler ancak üniversitelerimizin kalite sorununa çare arayabilirler. Başarıyı bina yapmaya, çokça fakülte ve bölüm açmaya, kontenjanları artırmaya indirgeyen idarecilerle bir yere varılması mümkün değildir… Beş doktora, on yüksek lisans talebesi ve 20 saatlik bir ders yükü olan bir danışman kimi nasıl takip edebilir ve öğrencilerinin her hafta yazdıkları yüzlerce sayfayı okuyup değerlendirebilir. Bu da herkesin malumudur.”

Profesör İsmail E. Erünsal Hoca ile Halil Solak çok kapsamlı bir söyleşi yapmış; Osmanlı Sosyal ve Kültür Tarihi hakkında güzel bir kitap çıkmış, ismi: Yirmi İki Mürekkep Damlası (1). Kitabı büyük bir keyifle okudum.

Osmanlı arşivleri, Osmanlı’da sosyal hayat gibi konuların aslını öğrendim. Ama esas merak ettiğim “bu bilim adamları nasıl yaşar, nasıl düşünür” suallerinin cevabını buldum. Ben kendi yaptığım işlerden tatmin olmam ve çalışmalarımı hiç yeterli görmem. Mutlaka pratik, sonuca varan işler başarmak isterim. Sadece okuyan araştıran akademisyenleri, gayelerini, ne şekilde tatmin olduklarını anlamaktan aciz kalırdım. Sanırsam bu kitap beni bu konularda eğitti. Kitapta ilk bölüm şöyle başliyor: Her okur bir kitaba mütevazi bir ölümsüzlük getirmek için vardır. Yazmak önemli bir düşünsel etkinlik ama sanırım okumak daha önemli ve gerçekten de her okur yazıyı kendi kafasında tekrar yazıyor! İşte ancak bu anlayışla akademi ve iş dünyası biraraya gelip bir işbirliği, sinerji oluşturabilir.

Size kitaptan Hoca’nın hayatı ve çalışmalarından enstanteneler aktararak kitabı okumaya yönlendirmek istiyorum.

Hoca’nın bilim dalını nasıl seçtiğinin öyküsü çok ilginç. İngiltere’de doktora eğitimini tamamlayıp döndüğünde  Türkolojide kadro beklerken bir gün Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız’ın ‘Edebiyat tarihi çalışan çok insan var. Sen gel kütüphane, kitap tarihini yaz.’ teklifi ile kütüphanecilik bölümüne girmiş, bu akademik hayatında dönüm noktası olmuş.

Söyleşiyi yapan Halil Solak, hocanın yarım asırdan fazla bir sürede sicillerden derlediği kocaman bir fiş dosyasını bir öğrenciye tez konusu ile alakalı olduğu için verdiğine şahit olmuş. Hoca; “Siz vermezseniz Cenabı hak da vermiyor işin bir feyzi, bereketi de olmuyor” diye düşünenlerdenmiş.

Erünsal Hoca Osmanlı Kültür tarihinde daha önce oryantalist bir bakış açısı ya da ideolojik kaygılarla “ezber” haline gelen meseleleri yeniden ele alıp açıklığa kavuşturmasıyla dikkat çeken bir akademisyen. Mesela felsefe, astronomi, edebiyat ve şiir kitaplarının kütüphanelere vakfedilmesinin yasaklandığı, bu yüzden Osmanlı’nın ‘karanlık çağ’a mahkum edildiği düşünülür, ama sultanların fethettikleri yerlerin kütüphanelerini İstanbul’a getirdiği gözardı edilir. Molla Lütfi’nin fikir hürriyeti olmadığından dolayı idam edildiği hakkında; “Ben Molla Lütfi’nin zendeka ve ilhad isnadı ile değil de Osmanlı hukuk sisteminde suçun unsurları oluşmadığında sıkça başvurulan “sâ’i bi’l-fesâd” suçlamasıyla öldürüldüğü ihtimalinin ciddi olarak dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim” diyor.

Hoca İstanbul Edebiyat İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bilinçli olarak tercih etmiş:

“Puanım oldukça yüksekti hukuk, iktisat ve işletme gibi fakültelere rahatça girebilirdim. İlk iki fakülteyi ziyaret ettim, ders yapılan 500 kişilik amfileri bana ürkütücü geldi. Edebiyat Fakültesindeki 30/40 kişilik tabureli sınıflar her nedense daha cazip geldi ve Arap-Fars  Filolojisi ve Türkoloji bölümlerini tercih ettim. Her iki bölümün de sertifikalarını tamamlayarak mezun oldum. Bu arada bugünkü İlahiyat Fakültesi olan Yüksek İslam Enstitüsü’nü de bitirdim. Ben pek farkında olmadan bilinçli bir tercih yapmıştım. Esas kariyer yaptığım edebiyat alanına  İlahiyat ve Arap-Fars dili eğitiminin büyük katkısı oldu. Özellikle tercih ettiğim Eski Türk edebiyatı alanında İlahiyat ve Arap-Fars dili eğitimi görmediyseniz başarılı olamazsınız. Bizim zamanımızda eski Türk Edebiyatı sertifikasını seçenlerin Arap ve Fars dilleri sertifikalarını almaları mecbur idi.”

Erünsal’ın, hocası Faruk Kadri Timutaş’ın Osmanlıca öğretim yöntemini anlatırken söyledikleri öğretmenin-öğrenmenin nasıl olması gerektiği konusunda çok güzel ipuçları veriyor: “Hoca grameri derste özet olarak anlatırdı. Biz sonradan onu genişçe kitaptan okurduk fakat çok fazla metin okuturdu, metin üzerinden açıklamalar yapardı. Bu çok öğretici oluyordu. Eskiden üniversite ki bu Batıda da böyledir, bizim bildiğimiz şekilde bir hoca derse girip 45 dakika veya 1 saat konu anlatmazdı daha ziyade nasıl çalışacağına, neler yapması gerektiğine dair öğrenciye yol yordam gösterir, onu yönlendirirdi. Çünkü haftada iki saatlik dersten pek bir şey öğrenmek mümkün değil. Diyebilirim ki hoca, Osmanlıca öğrenmeyi size öğretirdi. Biz de gayet sıkı çalışırdık. Şimdiki talebeler gibi derste öğrendiğimizle kalmazdık. O zamanlar derste okuduklarımız, tek başına yeterli değildi. Şimdiki öğrenciler derste ne gördüyse ezberleyip işin içinden çıkıyor, biz her şeyden sorumluyduk. Bizim gayretimiz olmadan hiçbir şey olmazdı ve ders harici bol okumalar yapar, kendimizi geliştirmeye çalışırdık.”

Erünsal Hoca’nın ilk işlerinden biri Meydan Larousse Ansiklopedisinde çalışmak olmuş. Türk Edebiyatı ve İslam’la ilgili maddeleri kimlerin yazacağını tespit ediyormuş. Daha sonra maddeleri yazmaya başlamış. Bu dönemde ansiklopedinin genel yayın yönetmenliğini yapan Hakkı Devrim’i şöyle anlatıyor: “Hakkı Devrim harika bir idareciydi. İş idaresi ve prensipler bakımından kesinlikle taviz vermezdi. Nezihe (Araz) hanımla yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi fakat yanlış bir şey olduğunda kapıdan gelip: ‘Bunu niye böyle yaptınız Nezihe?’ diye öyle bir kızardı ki o gittikten sonra Nezihe hanım hüngür hüngür ağlardı, Hakkı niye böyle yapıyor falan diye. Akşamüstü de gelip:’Nezihe haydi gidiyoruz’ diye çağırınca beraber güle oynaya kalkıp giderlerdi. O kadar profesyonel bir adamdı. Ben ondan iş ve adam idaresi hakkında gerçekten çok şey öğrendim. Mesela yapılması gerekli bir şey söylerdi, ben de mazeret öne sürerdim. Çoğu kere beni sonuna kadar dinleyip: ‘İsmail bunlar çok güzel mazeretler fakat matbaadaki makine bunları dinlemez, beklemez, anlamaz. Makine yarın bunu istiyor, baskıya girecek ve sen bunu halledeceksin’ derdi. Bizi o kadar iyi çalıştırırdı ki … Ayrıca insanı çok iyi onore ederdi. Mesela koridorda karşılaşırdınız, gelir omuzunuza dokunur: ‘Ağa ne haber, nasılsın, nasıl gidiyor?’ falan derdi. Bizim odaya gelip: “Bir kahve söyleyin de içelim” derdi. Sonra oturup bize ansiklopedinin telif hakkını nasıl aldıklarını, Larousse’u nasıl ikna ettiklerini falan anlatırdı. Biz de patronla sohbet ettiğimiz havasına girer, kendimizi önemli biri sayardık. Birkaç kez de evine yemeğe davet etmişti. Ansiklopedi bittiğinde de hesapları kapatacakları zaman son ayda paramızı her zaman yaptığımız mesaiye kıyasen peşin verdiler. Ben tespit ettikleri sürenin yarısı kadar bile çalışmamıştım. Bunu kendisine söylediğimde omuzuma gülerek vurdu, ‘önceki çalıştıklarına say’ dedi.”

Hoca’nın 1980 öncesi Türkiye’de yaşanan kaos dönemine yönelik anlattıkları da beni o günlere götürdü: “Fakülte solcular tarafından işgal edilip o dönemin meşhur ülkücülerinden Battal Mehetoğlu büyük taşlarla solculara karşılık verdiğinde, son ateşkes ilan edilmiş ve solcular şart ileri sürmüşler. O ülkücü arkadaşı bize teslim edeceksiniz. Onu tanıyorlar tabi. Bizden giden heyetteki arkadaşlar kabul etmemiş. Durumu bize anlattıklarında bu ülkücü arkadaş dedi ki: ’Ben giderim, niye kabul etmiyorsunuz?’ Hakikaten de çıktı, etrafına hemen sekiz-on kişi geldi, alıp minibüse koydular. Biz dedik ki tamam yani bu adam öldü gitti artık. O gidince anlaşma şartlarına uyarak kapılar açıldı. Bizde: “Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor” şeklinde Plevne Marşı’nı söyleye söyleye dışarı çıktık. Onlar da içeri girip fakülteyi işgal ettiler.

O akşam Talebe Birliği’ne gidince bir süprizle karşılaştık. Solculara teslim olan ülkücü arkadaş başköşede oturuyordu. Meğer kendisini çevreleyen minibüse koyanlardan birkaçı MİT mensubuymuş. Saraçhane’ye geldiklerinde minibüse binen yolcu öğrencileri birer tekmeyle minibüsten atmışlar ve ülkücü arkadaşı kurtarmışlar.”

Doktora tezini Edinburg üniversitesinden John Walsh ile yazan Erünsal Hoca, tez hocası ile ilgili iki konudan çok etkilenmiş biri ‘tanınacaksın başına iş açacaksın” diyerek  konferanslara gitmeme, diğeri de başkalarının yaptıklarını eleştirip başkasını üzmeme kuralı. Bu konuda şunları anlatıyor: “Bulletin of the School of Oriental Studies (Walsh) Hoca’ya bir tanıtım yazması için (bir kitap) göndermiş. Hoca da kitabı okumuş, neredeyse her sayfasını da kırmızı kalemle çizmiş. Epeyi yanlış var yani kitapta. Neyse yazısı dergide çıktı. Bir de baktım ki yazının sonunda: ‘çok güzel bir çalışma ama gözden kaçan bir takım şeyler var’ diyerek hiç ehemmiyet vermeden beş-on tane madde sıralıyor. Hocaya: ‘siz bu kitapta bir sürü yanlış gördüğünüzü söylediniz ama dergide yazmamışsınız’ dedim. ‘Yazsam ne olacak İsmail; hem ben aldığım o notları metni hazırlayan kişiye gönderdim. Bizim sahada kültürümüzle ilgilenen az sayıda kişi var. Ben şimdi ters bir yazı yazsam da bu genci üzüp küstürsem ne faydası var? Bizim teşvik edici olmamız lazım’ dedi. Bu bana bir ders oldu.”

Bir diğer güzel örneği de Abdurrrahman Şeref hocadan, vaazlarında kaybettiği eşeğini arayan adama Nasrettin Hoca’nın verdiği cevapla ilgili fıkrayı nakledermiş: “Nasrettin Hoca bir gün camide vaaz ederken, içeriye köylü kılıklı biri girmiş ve bir şey arıyormuş gibi etrafa bakınmaya başlamış. Hoca vaazını keserek ne aradığını sormuş ve eşeğimi kaybettim de onu arıyorum cevabını almış. Bunun üzerine hoca ‘sen şurada biraz otur, buluruz’ demiş. Vaazın  sonunda cemaate: ‘Ey cemaat içinizden hiç aşık olmayan var mı?’ diye sormuş. Cemaatten biri elini  kaldırınca, köylüye dönmüş ‘Al eşeğini götür’ demiş.

Erünsal Hoca’nın bu bölümde daha sonra yaptığı vurgular ise hepimiz için düşünmeye değer:

Günümüzde de kılık kıyafete, dini söylemlere indirgenen İslami yaşayış, geniş kitleleri İslamdan soğutuyor veya aralarına din ile bir mesafe koymalarına sebep oluyor. Aslında bu durum muhafazakarların ülkemizde kılık kıyafet, batı müziği dinlemek ve modern hayat tarzına indirgenen batı medeniyetine karşı çıkarak yaptıkları daha önceki yanlışın tekrarı, tarihin tekerrürüdür. Çünkü bugün yaşadığımız İslam, ne derecede gerçek İslam’dır tartışılabilir … Halkımızın irfanı bunu çok güzel formüle etmiş: onların yaşayışı (batı ülkelerinden söz ediyor) bizim dinimiz gibi sağlam, bizim yaşayışımız ise onların dini gibi çürük.”

Edinburg dönüşü Eski Türk Edebiyatı kürsüsünde kadro çıkmasını beklerken Boğaziçi Üniversitesi’nde haftada 2 saat ders vermiş ama herkese uyguladıkları İngilizce deneme dersini ona uygulamamışlar: “Evet, ama bana onu da yaptırmadılar. Böylece Beşeri Bilimler Fakültesi’nde Osmanlıcaya Giriş ve Tarihi Metinler diye iki ayrı ders vermeye başladım. O zaman bu dersler servis dersi olarak veriliyordu. Tarih bölümü yoktu. Dersi seçen çocukların hepsi zehir gibi olduğundan dersler çok kaliteli ve zevkli geçiyordu. Leb demeden leblebiyi anlıyorlardı, çok parlak çocuklardı. Haftada iki gün gidiyordum.Aşağı yukarı beş sene orada ders verdim.”

O esnada Tarih Bölümü Orta Çağ Kürsüsü profesörlerinden Hakkı Dursun Yıldız aklını çelmiş:

Edebiyata girip ne yapacaksın … Sen Kütüphanecilik Bölümü’ne gir. Burada kütüphanelerin tarihini yaz. Bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Bu bölümdekilerin de bu konuları yazmak için bir alt yapıları yok” demiş.

Hocanın Osmanlı Kütüphaneleri ile ilgili olarak paylaştıkları da çok ilginç ve tüm eserlerini okumak için insanı motive ediyor:“15-18. asırlarda kütüphane okuyucularının tamamı erkeklerden oluşuyor. Bu dönemde kadınlar arasında okuma yazma oranının ne olduğunu bilmiyoruz. Kadınlar için sıbyan mektepleri dışında bir öğrenim sistemi yok. 19. asrın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da yaşayan Amerikan Kız Koleji müdiresi Marie Mills Patrick hatıralarında kadınların kütüphanelere girmediklerini, kendisinin İstanbul’daki ilk kütüphane ziyaretinin de büyük şaşkınlık yarattığını söylüyor … Cumhuriyetin ilanı ve gerçekleştirilen inkılaplar ve özellikle harf devrimi, vakıf kütüphanelerinin zengin ve değerli koleksiyonlarıyla, sadece İslam dini, tarihi ve kültürü üzerine araştırma yapan araştırmacıların başvuru kaynağı haline gelmesini sağlamıştır. Aslında vakıf kütüphanelerinin Osmanlı’nın son dönemlerinde zaten sınırlı olan okuyucu kitlesi, Cumhuriyet döneminde harf inkilabıyla beraber neredeyse yok mesabesine inmiştir.”

Osmanlı Sultanları’nın kitaplarla olan ilişkilerine yönelik açıklamaları ise gerçekten öğretici:

“II.Murad’ın oğlu Fatih Sultan Mehmed, askeri dehası ve devlet adamlığı yanında entelektüel yönüyle de tanınır. Fatih çok iyi bir eğitim alıyor, genç yaşta Doğu ve Batı kültürüne nüfuz edebilecek önemli bir birikime sahip. Fatih’in kurduğu Saray Kütüphanesi hakkında önemli bir eser yazmış olan Deisman, Fatih’in İstanbul’da Doğu ve Batı kültürünü bir araya getirme misyonunu üstlendiğini söylemektedir. İslam kültürüne de hakim. Bir divan oluşturacak kadar şiir yazıyor. Diğer yandan eski Yunan ve Roma’nın kültür mirasıyla da yakından alakalı. Buna ek olarak da görsel sanatlarla ilgileniyor.”

Hoca’nın eserleri Osmanlı terekelerine ve kadı sicil kayıtlarına dayanıyor. Bu konuda şöyleşide şu notu düşüyor: “Terekeler, ölen kişilerin geride bıraktıkları mülk ve eşyalarını, nakit paralarını, borç ve alacaklarını tespit eden kayıtlar. Bunlar “muhallefat“ veya “tereke” diye adlandırılan defterde yer alıyor … Fransız tarihçi Andre Raymond, Müslüman toplumların çeşitli yönlerini istatistiki olarak aydınlatmak için elimizdeki en önemli kaynağın terekeler olduğunu söylüyor.”

Halil Solak’ın “Şer’i Sicillerde Neler Var?” sorusuna şöyle cevap verirken bir de rüyasından söz ediyor: “ Şer’i sicillerden ve terekelerden yararlanarak Osmanlı’nın ekonomik ve sosyal hayatını ortaya koymak… Benim kadı sicilleri ile ilgili bir rüyam var: Terekelerden ve sicillerden yararlanarak Osmanlı’nın ekonomik, sosyal ve kültürel hayatını sanal ortamda canlandırmak. Bu İstanbul odaklı yapılacağı için adının da Osmanlı İstanbul olmasının uygun olacağını düşünüyorum. Ben zaman zaman Osmanlı’da günlük hayat nasıldı diye düşünüyor, okuduklarımdan hareketle zihnimde bir şeyler canlandırıyorum. Batıda bu tarihi dizilerle, belgesellerle mükemmel bir şekilde yapılıyor. Bizim tarihi diziler ise gerçekle bağı kopmuş hayali ve hamasi prodüksiyonlara dönüşüyor.”

Cariyeler  konusunda tespitleri ise gerçekten ezber bozuyor: “Kayıtlar bir bütün olarak ele alındığında sadece bir zevk alma vasıtası/ cinsel bir obje olarak düşünülen cariye imajının son derece yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Sicillerde cariyelerle ilgili verileri istatistiksel bir tablo haline getirdiğimizde Osmanlı toplumundaki cariyelerin %90’ının şehir hayatında, ev işlerinin görülmesinde, kırsal kesimde ise zirai üretimde hizmet gören bireyler olduğu anlaşılıyor.Yani cariyelerin gündelik hayat ve tarımsal üretimde istihdam edildiği açıkça görülüyor.”

Osmanlı’da halk arasında hangi kitaplar okunmaktaydı? Hoca, bunu tespit için kullandığı yöntemin zorluklarını şöyle anlatıyor: “Sicil defterlerinde terekesi kaydedilen kişilerden hangilerinin halk sınıfına ait olduğunun tespitinde ise güçlükler vardır … Çünkü terekelerde bir kimsenin halk sınıfına mensup olduğunu gösteren bir kayıt yoktur. Bunun tespiti size düşmektedir ve siz de bazen halk sınıfından olmayan bir kişiyi bu sınıfa dahil edebilir bazen de halk sınıfından olması gereken bir kimseyi gözardı edebilirsiniz. Ben bu çalışmada taradığım 16-18. yüzyıllara ait terekelerden yukarıda bahsettiğim bazı kriterleri kullanarak tespit ettiğim halk sınıfından kimselere ait olduklarını tahmin ettiğim 2250 terekeyi kullanarak, adları en çok geçen kitapları, geçiş sıklığına göre sıraladım. Yukarıda sıraladığım mahsurlarla birlikte, bu listenin halkın en çok okuduğu veya sahip olduğu kitaplar hakkında bir fikir verebileceğini umuyorum.

            Kitabın adı                                                     Geçme sayısı

  1. Birgivi Risaselesi ve Şerh                                 394
  2. Muhammediye.                                                    250
  3. Halebi/Mülteka’l-Ebhur.                                  177
  4. Duanâme/Ebu’s-suud/Aliyyü’l-Kari           130
  5. Gülistan.                                                               102
  6. Tarihler.                                                                  79
  7. Menâsik-i Hac.                                                     78
  8. Kuduri.                                                                    63
  9. Envârül-Aşıkîn.                                                   61
  10. Mevlid.                                                                   57

Erünsal Hoca’nın ortaya çıkan tabloyu nasıl yorumladığı ise çok ilginç: “İlk söylenecek şey listenin üst sıralarındakilerin yoğunluklu olarak dini eser olmasıdır. ”Bendeniz ise sevinerek gördüm ki, ilk sırada yer alan eser benim açımdan da pek kıymetli olan halkın irşadına sebep İmam Birgivi’nin “ümmiler” için Türkçe yazmış olduğu Osmanlıca eserdir. Bugün bile halen halk arasında okunsa Türklerin dini diye adlandırdıkları pek çok batıl itikadın giderilmesine vesile olur.

Erünsal Hoca Ahmet Yaşar Ocak’ın Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler adlı eserini bazıları “Osmanlı’da fikir hürriyeti yoktu, her ağzını açan tepelenirdi” diye yorumlayınca bu konuya eğilmeye karar vermiş ve şu sonuca ulaşmış: “Vardığım sonuç  zendeka ve ilhadla  itham edilmenin, genelde dini olmaktan ziyade, politik sebeplere dayanan bir suçlama olduğu ve siyasi otoritenin herhangi bir farklı düşünce ve fikrin müsamaha edilemeyecek seviyeye geldiğine karar verdiginde toplumda yaygınlık kazandığıydı … Bu hususlar dikkatimi çekince yaptığım arşiv taramaları sonucunda bulduğum bazı bilgilerle konuya bir katkıda bulunmak maksadıyla, zındıklıkla itham edilen bazı şahıslar hakkında bulduğum yeni bilgi ve kayıtları bir makale halinde yayınladım.”

Erünsal Hoca bu konuyu günümüze getirerek  noktayı şöyle  koyuyor: “Az önce de ifade ettiğim gibi Osmanlılarda zendeka ve ilhad  suçlaması genellikle dini değil de siyasi ve sosyal sebeplerle gündeme geliyordu. Bu dönemde halkın kafasını karıştıracak söylemlerde bulunanlar kendilerini Ege’deki adalardan birinde bulmuş, dini siyasete alet edenler ise şiddetle cezalandırılmışlardır. Şeyhülislamlık makamı dini konularda tek yetkili kılınarak dini hayatta oluşabilecek karmaşa önlenmeye çalışılmıştır … Bunları her ne kadar tarihin mevzuları olarak konuşuyorsak da bugünden bağımsız düşünmemek lazım. Bugün toplumumuzda herkesin ittifakla kabul ettiği bir dini otorite tesis edilemediği için farklı durumlar meydana gelip kendini otorite görenler ortaya çıkmaktadır. Birkaç hukuk kitabı okuyup cübbe giyen kimseler hakim /savcı veya avukat, bazı tıp kitapları okuyup beyaz gömlek yiyen kimseler de doktor olarak kabul edilmezken sakal bırakıp başına sarık  takıp sırtına cübbe geçirip bazı dini eserleri okuyan kimseler ise din alimi olarak kabul edilip bu alanda bir yetkinlikleri olmadığı halde her konuda fetva verebilmektedirler. Daha kötüsü din konusundaki etkinlikleri kendiliklerinden menkul ulema geçinen bu şahıslar akıllarına yatmayan görüşleri ifade eden ilim adamlarını reformist, din düşmanı / ehlisünnet karşıtı olmakla suçlamaktadırlar. Geçmişte İslam âlimleri dini konularla ilgili bir çok konuyu serbestçe tartışmışlar ve yazmışlardır. Günümüzde bilgilendirmek maksadıyla bu tür görüşleri nakletmek bile büyük bir suç teşkil etmektedir.”

Söyleşiyi yapan Halil Solak, Hoca’ya akademik hayatla ilgili şu soruyu sormuş: “Hocam, kitaplarınızın birinin önsözünde, akademik hayattaki gerilemeden yakınırken şöyle bir cümle kullanıyorsunuz: “Akademisyenlik  meslek olmaktan çıktı, mekseb haline geldi.” Bu cümle ile ne kast ettiğinizi biraz açar mısınız?”. Hocanın “akademisyenlik mahrumiyettir” derken anlattıkları hem düşündürücü hem üzücü: “Akademisyenlerin maddi şartlarının gerekli kıldığı bir hayat düzeni de vardır. Her şeyden önce şunu kabul etmeli: Akademisyenlik mahrumiyettir. Hafta sonu tatillerinden, akşam ziyaretlerinden, televizyonun karşısına kurulup dizi seyretmekten tamamen vazgeçmelisiniz diyemem ama bu tür aktiviteleri son derece kısıtlamalısınız. Eğer bir serbest meslek sahibi, işadamı, devlet memuru gibi yaşamayı düşünüyorsanız böyle bir yola girmemeniz gerekir. Meslektaşlarımız arasındaki sohbetlerde sık sık dizilerden, dizi kahramanlarından söz edildiğini gözlemledikce doğrusu çok şaşırıyorum. Özellikle de zeka düzeyi oldukça düşük konuşmacıların katıldıkları tartışma programlarını bir akademisyenin niçin seyrettiğine bir izah getiremiyorum … Prof. Dr. Fuat Sezgin’den bizzat dinlemiştim. Galiba bir röportajında da tekrarladığı bu konuyla ilgili bir anektodu burada tekrarlamak isterim. Fuat Hoca 27 Mayıs İhtilali’nden sonra 140 yediler listesine alınıp üniversiteden uzaklaştırılınca meslek hayatına Almanya’da devam etmişti. Bir gün hocası ve İstanbul’da Şarkiyat Enstitüsünde beraber çalıştıkları Hellmut Ritter’i ziyaret ettiğinde Ritter: “Fuat günde kaç saat çalışıyorsun?” diye sormuş. O da 10-12 saat çalıştığı halde biraz fazla göstermek için 16 saat demiş. Ritter: “Olmaz Fuat, bir ilim adamı günde 24 saat çalışmalı” demiş.  Burada Ritter’in kastettiği bir ilim adamının zihninin çalıştığı konuya 24 saat konsantre olmasıdır. Ancak bu konsantrasyon sonucunda bir şeyler bulabilir, bir şeyler keşfedebilirsiniz.”

Hoca kendisine sorulan “Çocuklarınız arasında bir ayrım yapar mısınız? Biliyorsunuz bizim toplumumuzda erkek çocuklar biraz ön plana çıkar ve sevilir. “ şeklindeki soruya ne cevap vermiştir sizce?  Derin tarih bilgisiyle verdiği cevap hayranlık uyandırıcı: “Bu tamamen ataerkil aile düzeninden gelen yanlış bir kanaattir. Her ne kadar Türk toplumu, nesli devam ettirdiği için erkek çocuklarına daha önem verirse de, kız çocuklarını daha çok sever. Bunu bir Osmanlı beyefendisinin ailesini gelen misafirlerine takdim etmek için kullandığı kelimelerde çok açık görebiliriz. Evin erkeği baba, evine gelen misafirine ailesini şöyle takdim eder: kendisi için bendeniz, oğlunu da göstererek mahdumum, kızını da göstererek kerimem der. Hanımını ise cariyeniz diye takdim eder. Kullanılan kelimeleri şöyle anlamlandırabiliriz: erkek çocuk mahdum, yani kendisine hizmet edilendir. Kız çocuğu kerime, yani gözbebeğidir. Kelimenin bu anlamda kullanılışı çok yaygın olmadığı için pek bilinmez. Süleyman Nazif’in “Gel ey kerime-i tarih olan güzel yurdum” mısralarında “kerime” bu manada kullanılmıştır: tarihin gözbebeği güzel yurdum. Hanımın cariye olarak takdimi ise günümüzde garip gelebilir … Aslında cariyenin Osmanlı toplumunda yaygın olan anlamı “hizmet eden” demektir. Bu takdimde bu anlamda kullanılmıştır. Yoksa bir kimse hanımını evine gelen misafirine cariye olarak takdim etmez.”

Hoca çok önem verdiği araştırma metodları dersinde çocuklara konunun teknik yönlerini anlatan birkaç kitap tavsiye eder, okumalarını söylerdim… Daha sonra öğrencilere bir araştırmacının dikkat etmesi gereken hususların ne olduğunu veciz bir şekilde anlatan rahmetli Ayda Yörükân Hanımefendi’nin şu satırlarını okutur ve şerh ederdim:

‘İçinde yaşadığımız günlerde kritik düşünceye şiddetle ihtiyacımız olduğu bir gerçektir. Körü körüne bir fikre saplanmamak, başkalarının söylediği şeylere rastgele inanmamak, basmakalıp düşüncelere klişelere sloganlara, peşin hükümlere kendimizi kaptırmamak, her şeyi aklın ve bilginin süzgecinden geçirmek, bu konuda kendi eğilimlerimizin, tutkularımızın ve menfaatlerimizin kritik düşünceyi köstekliyen zincirler olduğunu bilmek… ‘

Bir araştırmacının bakma-görme-düşünme-sonuç çıkarma gibi yeteneklere sahip olmadıkça tez/antitez/sentez gibi merhalelere ulaşamayacağını, yani başarılı olamayacağını basit bir şekilde anlatır, sonra da çalıştıkları konu hakkında soru sorma, kaynakları irdeleme ve şüphe duyma gibi alışkanlıklar kazanmaları gerektiğini izah ederdim. Soru sorma ve şüphenin ne kadar önemli olduğunu, eğer gördükleri, duydukları, okuduklarıyla ilgili soru sormaz ve şüphe duymazlarsa orijinal bir sonuç elde edemeyeceklerini, sadece daha evvel söylenmiş olan söylenenleri tekrarlamış olacaklarını da bazı örneklerle gösterirdim. Öğrenciler tutulacak not ve ezberlenecek bir bilgi olmadığı için biraz da sohbet kıvamındaki bu dersleri zevkle dinler, ancak farkına varmadan bazı hususlar zihinlerinde yer ederdi. Bu hususlardan bir kısmının onların seviyelerinin üzerinde olduğunu biliyordum. Ancak yine de bazı alışkanlıkları kazanmalarına yardımcı olacağı ve ileride kendilerine yararlı olacağını düşünüyorum.”

Erünsal Hoca’nın  “Harf inkilabı bizim geçmişimizle bağlarımızı koparmıştır” söylemine yönelik değerlendirmesi sorulduğunda verdiği cevap ise yine ezber bozucu: Bana göre bu söylemin bir miktar geçerliliği olsa bile bütünüyle kabulü, meseleyi basite indirgemek olur. Kültür hayatımıza bilim adamlarının görüşleri değil de, merhum Mehmet Şevket Eygi ağabeyin deyişi “fikir sahibi olmadan fikir mütefekkiri olan“ kimselerin söylemleri hakim olduğundan, bu görüşün her daim tekrarlandığını görüyoruz. Şüphesiz ki harf inkılabı bizim geride bırakıp ölüme terk ettiğimiz Türk-İslam medeniyetinin tabutuna son çiviyi çakmıştır. Ancak bizi aslında geçmişimizden koparan, harf inkılabından ziyade Doğu’dan Batıya yönelip, asırlarca mensubu olduğumuz Orta Çağ Türk-İslam medeniyetini terk edip batı medeniyetine intisap etme çabalarımızdır. Bu çabalar da Cumhuriyet’le değil, Cumhuriyetten bir asır, önce başlamıştı. Belki de bu gerekliydi. (Mehmet) Kaplan hoca, bu yönü değiştirmenin dönemin şartlarından dolayı bir mecburiyet haline geldiği kanaatindedir. Ancak bunu yaparken Türk milletinin benliğini oluşturan dini ve milli değerlerimizi muhafaza edebilirdik. Bunu da maalesef beceremedik. İşin ironik yönü bu tür çabaların, muhafazakarlığın bir sembolü olan II.Abdülhamit döneminde yoğunluk kazanmış olması. Bilhassa eğitim ve öğretim alanlarında ve özellikle de yüksek öğretimde, Batılı anlamda yüksek mekteplerin ve daha sonra da üniversitenin açılması hep bu dönemde gerçekleştirilmiş ve Batı kültürüne aşina bir gençlik yetiştirilmiştir.”

Tam burada Halil Solak çok önemli bir soru sormuş; Batı’da herkes kendi dillerinde 3-4 asır önce yazılmış eserleri okuyup anlayabiliyor, söylemi var. Ne kadar gerçekçi sizce? Hoca: “Bu da yukarıda bahsettiğim fikir mütefekkirlerinin icat ettiği ve herkesin ağzına pelesenk olmuş, şehir efsanesi haline gelmiş bir slogan. Batı’da bir İngiliz Shakespeare’i, bir Alman da gotik harflerle yazılmış Almanca bir eseri, eğer eğitimini almamışsa, okuyup anlayamaz. Ne kadar eğitim o kadar anlayabilme becerisi. Eğitim almamış bir İngiliz vatandaşı, bırakın Shakespeare’i, eğitimli tabakaya hitap eden Guardian veya Daily Telegraph gazetesini bile doğru dürüst okuyup anlayamaz, Sun gibi bazı bulvar gazeteleriyle yetinir.”

Erünsal Hoca’nın ezber bozduğu konulardan diğer ikisi de  tutucu çevrelerin karşı çıkmaları nedeniyle Osmanlı’ya matbaanın geç geldiği söylemi, diyor ki: “Osmanlı’ya matbaanın geç geliş sebebinin ulemanın direnişi değil imparatorluğun sosyal ve kültürel yapısıyla ilgili olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Halkın okuma-yazma oranının düşük ve halka yönelik neşriyatın olmadığı bir ortamda, matbaanın gelmesi bir zaruret haline gelmemişti…                                     

Yine Erünsal Hoca’nın Osmanlı’yı sürekli küçük görme hastalığına yakalandığını düşündüğü asıl Jeoloji Profesörü  Celal Şengör’le ilgili düşüncelerine ise katılmamak mümkün değil: “Evet, Sayın Şengör Osmanlı’yı küçük görme hastalığının yol açtığı ideolojik körlüğe müptela olmuştur.Televizyon konuşmalarında ve konferanslarında devamlı olarak Osmanlı’ya ‘Müslüman olmuş Türklerin en cahil kalmışı, bir üçgenin iç açılarını hesap edemeyecek kadar matematik ilminden uzak matematik cahili oldukları’ gibi bir takım suçlamalar yapmaktadır. Bunlar benim uzmanlık alanım dışında olan konulardır. Bu yüzden burada, sayın Şengör’ün büyük hayranlık duyduğu Batı’dan bir oryantalistin bu konudaki düşüncesinin, bu konudaki cehaletini gidermede çok yararlı olacağını düşünüyorum. 1780’li yıllarda İstanbul’da beş yıl kalarak Osmanlılar hakkında incelemeler yapan Toderini, Osmanlıların matematik bilgisi hakkında şöyle demektedir: “Sayılar ilmine pek düşkündürler. Öyle iyi eğitilmişdir ki en iyi Avrupalı aritmetikçileri bile hayrete düşürürler. Yıllık geliri 2,5 milyar akçe olan devlet bütçesine, bir Akçeli hataya düşmeden, ustalıkla kayıtlara geçirirler. Çok kısa ve sade bir metotla çok hızlı hesap yaparlar. Bizim 4 tabaka kağıtla 2 saatte yaptığımız hesapları, onlar 1 tabaka kağıt üzerinde birkaç dakikada yapıverirler … Doğrusunu söylemek gerekirse benim Sayın Celal Şengör gibi ünlü bir bilim adamıyla bir polemiğe yol açacak bu tür konulara girmemem gerekirdi. Yazdıkları kitap ve kütüphane ile sınırlı kalsa, yine de ciddiye almaz, görmemezlikten gelebilirdim. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in inanç ve itikadı ile ilgili yazdığı şeyler beni son derece rahatsız etti …”

Prof. İsmail E. Erünsal Hoca’nın kitabın sonunda ilim yoklundakilere verdiği öğütler ise dört dörtlük öğütler: “Derdimiz bilgi üretmek olsun. Şimdi bazıları alıyor önüne dört tane kitabı, beşincisini kendisi yazıyor. Bu bilgi üretmek değil. Mehmet Genç Hoca’nın çok güzel bir tarifi var, diyor ki, ‘dört kova suyun yanına boş bir kova koyuyorlar. Dolulardan birer maşrapa boş olanı aktarıyorlar. Böylece yeni bir kova su elde ediyorlar.’ İşte aynen buna dönmüş durumda. Ben bu konuları çalışırken binlerce vesika okuyorum ve oradan çıkardığım bir cümlenin de arkasında durabiliyorum. Bu üretim zor, bu yüzden de kimse bu işe girmiyor.Deli pösteki sayar gibi sayacaksınız, kolay değil. Üniversite mensuplarına devlet, al maaşını çalış diyor. Ancak genelde ‘kar etmek’ maksadıyla yazılıyor kitaplar. Oysa hangi alanda çalışmaya ihtiyaç varsa o alana yönelmeliyiz. Osmanlıların dünya kültür tarihinde bir zincir olmasını istiyorsak bunu bizim yapmamız lazım. Dünya kültür tarihini yazanlar Türkçe bilmiyor. Bilmedikleri için de sizin tarihiniz ne kadar önemli olursa olsun size atlıyorlar. Bu bir realite… Ben kütüphanelerle ilgili çalışmaya başladığımda Batı literatüründe bu konuda Osmanlı dönemine ait hiçbir şey yoktu. Yazdıkları kitaplarda Bizans döneminden doğrudan Cumhuriyet’e atlarlardı.O yüzden ben kütüphanelerle ilgili İngilizce neşriyat yaptım. Şimdi artık o bilgileri kullanıyorlar.

Bakınız, bugün bilim dünyası için en büyük tehlike gazete, televizyon ve sosyal medya. Bizim akademisyenler manastırda keşiş olacaklarına televizyonlarda artist olmaya çalışıyorlar.

İsmail E. Erünsal Hoca’nın kitabının sonuna geldiğimde gerçekten de hiç bitmesin istedim. Gerçek akademisyenlerin hayatlarını kısmen,  kulaktan dolma bilgilerle biliyordum ama hiç bu kadar yalnız olacaklarını, popüler hayatın içinde, kalabalıklarda, kendilerini hiç bu kadar yalnız hissedeceklerini düşünmemiştim. Zor işmiş gerçek akademisyenlik, hakiki bilgi üretimi. Veriyi, bilgiyi detaylıca işlemekmiş. Ama önyargılardan kurtularak, ideolojilerin tuzağına düşmeden. Kitaptan  aldığım izlenim böyle davranmayı öğrenebilenlerin ancak ve ancak iyi eğitim almış akademisyenler olduğu… Yani her alanda iyi ve kaliteli eğitim şart.

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

——     

(1)Erünsal E. İ (2021), Yirmi İki Mürekkep Damlası, Timaş Tarih, ss.508.  

Prof.Dr. İSMAİL E. ERÜNSAL Özgeçmişi:

1 Mart 1945’te Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde doğdu. 1968’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü, 1969’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Meydan yayınevinin yayımladığı Meydan Larousse: Büyük Lügat ve Ansiklopedi’sinin yayın kurulunda çalıştı. 1974 yılında doktora eğitimi için İngiltere’ye gitti. Edinburgh Üniversitesi’nde J.R.Walsh’ın danışmanlığında Tâci-zâde Cafer Çelebi üzerine 1977 yılında doktorasını tamamladı.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde 1977-1990 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1982 yılında doçent, 1988’de profesör oldu. 1990-2006 yılları arasında Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arşivcilik Bölümü Başkanlığı’nı yürüttü.

 1984-1995 yıllarında Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu üyeliği, 1992-1994 yıllarında Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Danışma Kurulu üyeliğinde bulunmuştur. 1995’te Türk Tarih Kurumu Bilim Kurulu üyesi olan İsmail E. Erünsal, 1991 yılında Türk Tarih Kurumu Ödülü’nü, 2011 yılında Türk kültürü alanındaki araştırma ve yayınları nedeniyle Elginkan Vakfı Türk Kültürü Araştırma Ödülü’nü ve Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar kitabıyla Eskader Araştırma Ödülü ile Türkiye Yazarlar Birliği Araştırma Ödülü’nü ve Necip Fazıl Kısakürek Araştırma Ödülü’nü almıştır. 1983 yılından beri İstanbul’da yayımlanmakta olan TDV İslam Ansiklopedisi’nin yönetiminde görev almıştır. Halen İSAM Kütüphanesi’nin ilmi danışmanlığının yanı sıra İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde de görev yapmaktadır. TDV İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayımlanmakta olan İslam Araştırmaları Dergisi ve Osmanlı Araştırmaları dergisinin yayın kurulu üyesidir. Ayrıca Hukuk Tarihi Araştırmaları dergisinin yayın kurulu üyesi olup İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça bilmektedir. Yazarın daha önce TİMAŞ’tan Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar (2013), Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri (2014) ve Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik (2015), Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane (2018) isimli eserleri yayımlanmıştır.

YORUM YAZIN